Bazı anlar vardır, zamanın akışı toplumsal olarak yavaşlar ve bu dinginlik, içindeki akışı yokuş aşağı savurur. Bir telaşlanırsın, bir kendine kalırsın. Geçmiş soyulmuş bir elma gibi kararmaya başlar önünde. Beklemek seni yorar. Devinim arzusu ile yanarsın. Geç kalınmışlığın bir sancısıdır bu. Ya da yapılmayanların arzu dolu çağrısı.
İşte böyle anlarda, sırtını koltuğa yaslayıp, elini göğsüne götürür, buradayım demek istersin. Ruhuna ve içindeki o aşka fısıldarsın, buradayım. Yaşamın sıradanlığı içinde büyüyen onca yaratığın arasından sıyrılır, buradayım dersin.
Buradayım. Ben ve kendimim.
İçimdeki her şey ile birlikte, akan zamana ve tenimi sıyıran insanlara değerek geçerken yıllardan, buradayım.
Dizleri üzerinde bekleyen ruhlara, başını benden öte yana çeviren kalplere, perde aralarından bakire arzusu ile sevdiğini gözetleyen aşıklara, ceplerindeki şişkinliklerle gururlanan adamlara bakıp, buradayım der ve geçersin. Yüzüne bir gülümseme asılı kalır.
Geçersin ve zihninde tek tük simalar belirir. Gerçekten aşık oldum mu onlara dersin. Gerçekten zamansızlıkta mıyız hala?
Beni hissediyorlar mı?
Ruhlarına aldıkları parçama iyi bakıyorlar mı?
Çünkü ben hissediyorum o boşluğu. Kopmuş bir kol gibi sızlıyor bazen alıp gittikleri yerlerim. Pişmanlık duymuyorum, fazlasını verseydim demiyorum, yerini başka bir şeyle doldurmuyorum.
Aşk boktan bir şey diyorum o boşluklarıma dokunup. Topraksı bereketi bundan.
Aşkın yaşanmış yaraları değil diyorum, yaşanamamış boşlukları acıtır.
Keşke ben de pek çoğu gibi yaralanmış olsaydım diyorum böyle anlarda. Hani gözünü daldan budaktan sakınmayan insanların yaralanması gibi. Hani cesurum ya, hani özgürüm, hani kurallarım beni bağlıyor ya sadece, işte sadece bunlar yüzünden yaralansaydım, bunun yüzünden aşık olmak zamana bir sızı bıraksaydı ve sonra geçseydi. Her yara gibi.
Ama hayır.
Buralardaki Aşk, var olduğu yerde yaşanmamışlıkları ile boşluk yaratmasıyla acı çektirir. Büyüdükçe o aşk, yarattığı boşluk da büyür. Ve insanlar gelir, insanlar akar, insanlar yankı yaratır. Ama boşluk bakidir.
Gün geliyor aşkı böyle yaşadığım için şanslı hissediyorum. Kalbimdeki o aç ve tutkulu yerlerin başka türlü yaşamasını düşünemiyorum zaten. Ama bazen işler değişiyor. Bu tip bir aşk-boşluk ilişkisinin, iki insan arasındaki dengeyi hep bozduğunu ve bozacağını biliyorum.
Bazı ruhlar, bazı şeylere uygun değildir sadece.
Yanına ‘sen olduğun için’ gelen ama aynı oluştan ötürü seni bir türlü sevemeyecek insanların sana aşık olması ne acıdır mesela. Seni olduğun gibi kabul ediyorum deyip giderler çünkü. Erdemli cümleleri arkasında büyük bir korku, yalan ve çiğlik vardır. Çünkü seni olduğun gibi seviyorum demek, senin iyi-kötü tüm yanlarını da seviyorum demektir.
Peki kötü yan nedir ki? Bir insanın sana zarar veren yanı ne kadar senden ayrıdır? Ya da o kötü yan, toplumsal anlamda anormal, yabani ve ötekilik midir? Senin kendinden kaçmana neden oluyorsa mı kötüdür o yan yoksa sana kendini çırılçıplak gösteriyorsa mı?
Halbuki aşk, belki de o kötü dediğin yanları, en iyileyen şey olduğu için tutku doludur ve ‘antioksidandır’. O yüzden kendini normal bir şekilde yaşama hakkı elinden alınmıştır garibin. O yüzden aşk, boşlukları yarattığı yerden başlar zamansızlık oyununa. Ve oradaki her şey, iyi ve kötüden muaf, sadece sen ve O’dur. Sen ve bağların. Sen ve O, bir şekilde birlikte iken, aşk boşluk yaratamayacak kadar katıdır artık. Ve bir gün, zamanın yarattığı anılar bir günah gibi eriyince gerçeklik hayalinin içine, o katı madde halindeki tutku boşluklardan akar gider. Kalan, sadece dopdolu bir evrendir; isimsiz bir duygu, zamansız bir özlem.
23 Ocak 2018
