..

Eylem ve toplu iğnesi

Eylemlerimiz deneyimden bağımsız olarak kendi başlarına var olduklarında ilkel kaçıyor.

Benim de öyle oldu. Birçok şey, ilk kez yaşanırken büyük anlamlarla sahiplenildi. Halbuki kişiye özgü anlam yoktu o denli. Deneyimsizliğin bende yarattığı o ‘büyülü’ yanılgı vardı ancak. İnsan, yanılgı da olsa ‘büyülü’ şeylere karşı çocuksu bir eğilim gösteriyor.

Ben de benzer şekilde, başlangıçlara ve süreçlere olduğu gibi, bitişlere de büyük anlam yükledim. İki insan arasındaki aşk ve dostluk bitmez gibi mesela. Bir de ağzım cambazlığını sever. Haliyle süsledim, püsledim bunları, kendim bile inandım. Halbuki çocuğun elinden alınan ‘oyuncak’a verdiği tepkiden öte değildi halim. Dramdan pek haz etmememe rağmen, dramlaştırdım yılları.

Şimdi o hatalar geride kaldı diyesim geliyor. Büyüdüm ya çok şükür, insanlara eskisi gibi çocukça bakma gibi gaflete düşmemeye özen gösteriyorum. Bu, ilişkilerime karşı konulmaz bir gerçekçilik getiriyor ve dolayısıyla kendimi bir aşık ya da kurban olarak değil, karar alıcı merci olarak görüyorum.

İnsan da öyle bir sosyal hayvan ki karar almaya bir başladı mı çatur çutur yalnızlaşıyor. Allah korusun en çok korkulan şeylerden biridir bu cesaret kokan tek başınalık. O yüzden kitlelerin kendilerince kararsız bir yığın’a dönüşüp bu sorumluluğu toplum ve kurumlarına atmasını garipsemiyorum.

Ama insan ilişkilerindeki kararlar, hayattaki diğer kararlardan bir nebze daha acımasız. Çünkü gündelik hayatını şekillendiren kurallarda, giydiğin elbiselerde, tükettiğin yemeklerdeki kararlara benzemiyor insan ilişkilerindeki kararlar: tepkiyi çok net görüyorsun. Belki de bu yüzden epey öğretici. Bilinçli ve isteyerek alınan kararlar, eylemler, bir fizik yasası gibi karşılığını buluyor. Bu, büyük bir sorumluluk ve yük aynı zamanda. Üstelik bu ağırlıkla yüzleşme, kendini tanıma ve hayattaki var oluşuna dair belirli bir bilinç düzeyi gerektiriyor. 

İşte benim bu yağmurlu Barcelona sabahında zihnimdeki duygular da bunlar. Seneler geçtikçe önceden tatlı bir endişe ile tahmin ettiğim gibi salt bir yalnızlığa evrildim. Belki de kuralları çok sevmeyen, kendine göre kurallar kuran bir insanın evreninde, başkalarına yer olmamasından kaynaklanıyor bu durum. Neticede her yara, insana yeni bir boyut ekliyor. Benim gibi yıllara yayılmış ‘bağzı’ kuralları yıkan kararlar ise, hayata yeni bir boyut ekliyor. Çoğu insanın algılamak istemeyeceği, reddedeceği, laf sokacağı, varlığından rahatsız olacağı, hayatındaki varlığını engelleyeceği boyutlar.

İlginçtir, fırtınanın içindeyken ya da devasa dalgaların üzerindeyken o kaosu ve envai boyutlarını hissetmezsin. Kaos, dışarıdakinedir. Zarar, o ‘eylemin’ içine girmekten kaçınandır.

Haliyle çok az insan böylesine büyük ve bilinmez büyük dalgaların içine girmeye cesaret ediyor. Ekseriyeti dingin bir boşlukta can sıkıntısında. Bazısında macera arayışı, bazısında sirk hayvanı merakı, bazısında komşuda pişse bana da düşse uyanıklığı içinde.Şimdiki zamandaki arkadaşlarımın çoğunun bu tanımlara uygun olması beni ürkütüyor.

Aman Marcus Aurlieus dönemi geliyor! ‘Onlardan vazgeçmeye hazır mıyım?‘ diye soruyorum o dönem gelince. Bazen kendi kendime detoks yapma işini üstleniyorum, bazen de miskinlik yapınca hayat kendisi işi üstleniyor. Bu tür durumlar, zamanla ve deneyimlerle kendini doğrulayacak argümanlar sunuyor.

İnsanlar iş bulur, sevgili edinir, köpek ya da terapi alır, hobi bulur vesaire derken boşlukları doldurur ve seni unuturlar.

Şaşırmıyorum, insan bu. Bir şekilde düzene girer, sakinlik arar, arayışlar (huyu kurusun) geçer. Bazı insanlar gelir ve geldikleri gibi giderler. Sen ise önceden başına ilk kez geldiğinde şaşırdığın şeylere zamanla şaşırmamaya başlarsın. Biraz büyümek güzeldir dersin, o bazı insanların ve yapacaklarının ‘tahmin edilebilir’ olmasının o kekremsi tadını çıkarırsın.

Sonra hadi deyip, yeni ve şaşırtan maceralara yelken açarsın, ve içindeki çocuk yeni bir balon şişirmeye başlar neşeyle.

12 Şubat 2018