Gerçek ve bilimsellik, yeni zamanın ezan sesleri misali.
Etrafımızdaki ‘veriler’ gün içinde defalarca karakterimizi, işimizi, aşkımızı ve düşümüzü hizaya sokmamızı salık veriyor.
Akıl dışı olan şeyler artık tamir edilmesi gereken bir bozukluk gibi. Korkularımızı, bastırdıklarımızı ve arzularımızı, makul biyolojik ya da psikolojik temellere dayandırmadan yaşadığımızda, en kibar şekliyle tuhaf bulunuyoruz.
Mutluluk bile bir iki serotonin molekülü üzerinde dönen, ne idüğü belirsiz bir Pavlovsal kişisel gelişim malzemesine dönüştü. Mutsuzluk, huzursuzluk ve türevleri, kesicisi hemen verilmesi gereken ağrılardan biri oldu. Bir şeyi analiz ederek, onu parçalarına ayırarak anlama yeteneğimiz, gudubet bir gaflete benzedi. İçimiz ve dışımız, çin işçiliğe müktedir mühendislere emanet kılınmışcasına didiklendi ve yeniden üretilmeye çalışıldı.
Kendini ‘akışta’ keşfetme, bireyselliğin sınırlarında bütünsel yaşama, doğaya yakın olma gibi mefhumlar ise, post-modernlik içindeki kaynana dedikodusu kıvamındaki (ideolojisiz) “akımlarca” sahiplenildi, hatta bazen murdar edildi.
Yetmedi, gerçeği bilimsellikle parçalayan Çift Yarık Deneyi, Schrödinger’in Kedisi gibi deney ve Sicim Teorisi gibi çalışmalarla, kendi aklımızı yiyen bakterileri de keşfettik.
Haliyle post-modern zamanlarda yaşamak, biri seni gözlerken—ister tanrı olsun, ister Instagram’daki eski bir arkadaşın, ister bu satırları okuyan bir kadın olsun fark etmez— kolektif izlenen ama bireysel yaratılan bir tür tiyatro oyununa dönüştü. Bazen doğaçlama bir monolog, bazen detone bir müzikal halinde. Sahnedeki gerçekler bölündü, kimlikler maskeleşti. Düşünce bile, bilim papazlarının dualarını ezberleyip, entelektüel piyeslerde tekrarlama halinde.
Yine de toplumsal hayvanlığımızın biyolojisi, bireysel tanrısallığımızın ideolojisine hâlâ baskın geliyor. Kimse, hem bilimsel hem de post-modern olan bu ucube treni kaçırmak ve daha kötüsü, ondan dışlanmak istemiyor.
Belki de o yüzden, akıl denen putun içine, us dışı olan şeyleri bile sokup, onları tapınacak birer malzeme yapmayı beceriyoruz. Şiir, bir şarkı sözüne ya da siyasi düzleme yerleştiriliyor; aşk, terapisi alınan bir sosyo-kimyasal fenomene dönüşüyor; şirketlerin kodamanları binlerce euro verip ormanlarda bir kurt gibi uluyarak kendini arıyor; yogasantrik şamanlar, kayıp ruhları yeşil ve nefesle sisteme geri sokuyor; astroloji, kimliksel terapilerin masaj koltuğu oluyor, anlık yapılan her türlü t-aşkınlık, meşhur travmalara itilip psikologlar tarafından cımbızla çıkarılıyor.
Peki ne yapmalı da şu meşhur ikili akıl-beden, iç-dış, akıl-akıl dışılık ikileminden çıkmalı? Çıkmalı mı ya da?
Bilim, us dışılık, ahlak, ayıp, felsefe, mit, metafizik, metamit ve türevleri, limon gibi aslında. Toplumda genel olarak işlevsel. Misal pek çoğumuz için sağlıklı bir meyve iken, tansiyon gibi mevzuları olanlara ilaç ya da zehir, ortam uygun olmadığında kullanıldığında ise yüz ekşitici madde. Kişisel düzlemde ise, parmak özgünlüğü misali, herkesin limonla ayrı bir hukuku var. Ve o hukuku anlamak, tesis etmek, gündelik hayatımıza değişik senaryolarda uygulamak ve korumak ise, belki de yaşayacağımız hepi topu bir kaç on yıllık ömrümüzün zamansız bir eğlencesi.
Diğer bir deyişle, insan, civa misali kabına göre şekil alıyor. Öyle ya da böyle, başkasının bizi izlemesi, kameralar, paylaşımlar ya da en ilkel haliyle (bizi izleyen) tanrı ve (birilerinin okuduğu) yazı gibi kavramlar söz konusu olunca, kanatlarımız yeterince hafif ve kendi olamayabiliyor. Önüne geçemediğimiz toplumsal kaygılarımız var çünkü; ucube de olsa binmek istediğimiz trenlerimizin düdükleri ise hiç susmuyor. Çoğu zaman yazılı veya sözlü fark etmez, biz dediğimiz düşüncelerimiz, çizgili bir deftere bir şeyler karalar gibi görece bir düzenli avamlılık içerisinde.
Misal bu satırların içeriğini, gözlemleyeni şekillendiriyor. İnsan, spot lambasını kendine tuttuğunda (okuyucusu gelecekteki sen olan günlükler misali) başka şeyler yazıyorken, bu satırları okuyan tanıdık biri olduğunda başka, tanımadık biri olduğunda ise başka şekillerde içerik üretiyor. Haliyle toplumsal hayvanlığımızın biyolojisinden doğal olarak etkilenen, biraz kıyafetli satırlar bunlar.
Yine de, yazı, alıcısı ile yeniden anlam buluyor diye düşünüyorum. Bilim kokulu haliyle ifade edersek: Atom altı parçacıklar bile gözlemlendiğinde başka davranıyor; bizim gariban iki sözümüz ne yapsın?
O yüzden yazı, özünde iki şey arasında kalan bir şey oluyor. Kendini bambaşka formda yeniden var etmek için, Tanrı bile, insan yazmayı icat ettiğinde beri, “oku” diyor.
Misal, bilgi ve kimlik kaygısı gütmesem, toplumsal hayvanlığın biyolojisinden sıyrılmaya çabalasam, ne yapacaktım içimdekini dışarı çıkarmak için? İç ve dış ayrımını kaldırma ile başlayacaktım belki de. Gözlerimi kapatacak, zihnimin sebep-sonuç ve gramer gibi süzgeçlerden geçirmeden üretmesini izleyecektim. Muhtemel ki, söz ile dansı birbirine dolaştırıp; insan zihninin yazı ile en az kelepçelendiği şiir gibi formatlarda konuşacaktım. Yazmayacaktım, kaydetmeyecektim, kalmaya çabalamayacaktım; söz olup uçacaktım, şiir olup ritimle konuşacak, bedenle dokunacaktım. Bireysel tanrılarımızı kutsayacak, toplumun sınırlarını Afroditvari bir bireysellik ile yırtan ideolojilerle yumruklayacaktım.
Ama yazı, mekanı çok daha zamanlı kıldığından beri, söz kendini en azından bir gözlemci ile var olacak şekilde dönüştürdü. Söz, bir diyalog özünde. Sen ile ben, ben ile tanrı, ben ile ben arasındaki o ince ip misali, kalıcı olmayan, sadece o anda yaşanan ve sonra uçan ama her daim var olan bir bağ. Dipsiz karanlıktaki bir ışık, bir umut.
Ben ile biz arasındaki iletişim ise, yazı haliyle kalıcı. Başka gözlemciler(d)e çoğalan, bir mantar ağı gibi insanın biyolojik toplumsallığını birbirine bağlayan, bazen mucizevi, bazen toksik, bazen hayvani, bazen pek de modern bir icat yazı. Bizi tek başınalıktan, sorumluluktan ve hafızasız ölümden kurtaran.
Söz ile yazı arasında ise, durmadan kendini şekillendiren, dilleri içinde barındıran, zamansız ve mekansız bir kule misali,ritim ve döngüyü, öz ve melodiyi, dans ve lezzeti içine alan, binlerce yılın vefakar elçisi olarak şiir.
Belki de bundan ötürü, kendimi sık sık düdüklü tencere misali bir trende gibi hissediyorum. Gergin ve sıkışmış insanlarla birkaç duraklık yolculukta takılıyoruz. İçerisi biraz basık ve kelepçeli olduğundan mıdır bilmem, kafamı sık sık pencere dışarısına çıkarıp hava almaya çabalıyorum. Bazen yan kompartımanda, benzer şekilde kafasını çıkarmış, bir şeyler mırıldanan bir insan görüyorum. Sözlü ya da yazılı fark etmez, aramızdaki bu kısacık mesafe ve anda birbirine geçen, geçip dönüştüren ve güzelleştiren şeylere de şiir ya da hayata eklenmiş bir renk diyorum.
DÖNER KULE
Hakikat katı biçimsiz bir mermer.
Yok ve ağır.
Yontulmadan evvel kedi gibi,
Hem var, hem yok.
Yaşadıkça vurur keskiyi sanatçı.
Yaşar kılar kutudaki yalanları.
Adına medeniyet koyar kıvrımların,
Babil’in surlarına diker suretleri.
Kıkırdaktan heykele öyküler dizer,
Yaratılış’ı başlatır ‘söz’ ile.
Hahamlardan doğar putsal mekanlar,
ve sana yazılır hep bu kelamlar.
(Sinapsis, s. 233)
