..

Pastoral bağlar

Benedict’e gittik. Natalie ve kız arkadaşı Clara ile tanıştım. Güzel yeşil çayımı ve ardından o kadar tok olmama rağmen cheesecake’i mi yedim. Onlar şu meşhur benedict egg şeysini yediler. Muhabbet düşündüğümden daha akıcı, daha geneldi. Hatta ikisine baktığımda lezbiyen bir çift olduklarını anlamak o kadar kolay değildi. 

Ben de deneysel bakıyorum ya insanlara (!), çaktırmadan inceliyorum tabi. İster istemez Clara’ya kibar ve itinalı davranıyorum. Acaba diyorum, şimdi Natalie ne hissediyordur.

Cem Adrian sarı gelini söylüyor.

İçimde bir kız geçer derken ne hissediyordu acaba. Ne garip bir şey bu cinsiyet. Ne hassas. Ne karmaşık. Halbuki tüm dünya bunun üzerine kuruluyor. 

Sonra dışarı çıktık, yürümeye. Dışarı çıkınca el ele tutuştular. Samimi davranışlar, ergen çiftler gibi değil, saçını düzeltmek, gözündeki bir şeyi almak gibi. Natalie’yi ister istemez heyecanlı buldum. Daha âşık olan, daha toy olan olduğundan olabilir ya da bilmiyorum, anlamam zor. Nihayetinde cinsiyeti ayırt edemediğin bir andı o an. Gaylerde aktif pasif kavramı az çok maskülenliği tanımlamakta kullanılabiliyor ama kadınlarda bunu anlamak zor. Gerçi erkeklerde de zor sanırım. 

Yol boyunca güzel muhabbetler döndü. O günkü derste, ‘straight gay’ vb gibi konular işlenecekti. Bir iki saat önce onunla ilgili makale okumuştum. Neler işleyeceksiniz diye sorunca, şansa gel, konuyu anlattım. Gay kadınlarlar, gay adamların neden birbirine yakın olmadıklarını anlattı Clara. Basit aslında, şu modern familyde de geçiyor dedi. 

Malum, şu anki kadın erkeğin birbirini anlamaması gibi oluyor biraz. Sonra derse geldim. Ders ilginç bir şekilde saati çok takip etmediğim, işlerken hoşuma giden, bir şekilde bir yorum yapıp derse katılabileceğim bir konu. Gerçi çok yorum yaptığım filan yok ve hoca epey zorlayıcı, biraz dominant derste. Galiba bu şekil kadınlar biraz beni itiyor. Hani feminist havası olan, güçlü ve içinde bir yerde sanki yeşilci gibi. 

Bir şey demiyorum, saygı duyuyorum. Ama garip bir şekilde ilgimi çekmiyorlar, politikaya hissettiğim şeyi duyumsatıyorlar bana. Doğal gelmiyor.

Doğal demişken, doğaya hiç bu kadar bağlı olmadın hayatta. Halbuki şehirli topraklar içinde büyüdüm. Benim toprağım hep yapay oldu. Tuğba’nın yayladaki, Hüsna’nın tarladaki elleri gibi toprağa bulanmadı hiç. 

Humuslu olmadı yani tırnak aralarım. Ama bir şekilde sevdim toprağı. 

Evimizin mutfağından dağlar gözükürdü. Mutfağa otururduk. Perdeyi aralardık. Küçükken çizdiğimiz o dağlar gibi ardı ardına dağlar süzülürdü. Sabah güneş o dağların arasından doğardı. Yani benim çizdiğim resimler hayal olmadı. 

Lotus küçük şehirden büyük şehre gelmiş insanın o arayışı diye eleştiriyordu beni mailinde. Hani neden beni görmek istemiyorsun diye mesajıma cevaben yazdığı mailinde.

Evet ve hayır diyesim geldi. Ben şehirde büyümedim aslında. Ben bir hayalde büyüdüm. Çoğu çocuğun hayallerinden çizdiği dağları gördüm ama dağlar doğaya ait değildi, ellerim toprağa dokundu, ama tarlada değildim, sokakta özgürce koştum, ama çimenlere dokunmadım yabani kokan. 

Yolları gördüm hep, ama dışarı çıkamadım, sınırlarım vardı işte. Benim kaderim, benim çocukluğum benim karakterimdir. Atamam, sıkamam, bozamam, sıkılamam içinde. 

Komşularım oldu benim ‘iç hatlardan’ bedavaya ulaşabileceğim. Sonra dostlar oldu onlar. Bizim ‘lojmanlarımızda’ yaşayan, kendi hayatları olan, benden ayrı, ama bir tık ötemde, benzer kapılarımız olan, Büyük şehirde öyle değildi yaşamlar. 

Ben de büyük şehirde kendi şehrimi yarattım. Lotus bunu isyan anladı, bunu özentili, bunu kirli anladı. Komşularım kıldım sevdiklerimi. Komşularım kadar bende ama onlar kadar yabancı. Ama hiçbir zaman düşman değil, hiç bir zaman yabani değil. 

Bazen susup konuşmadığın, bazen küsüp küçük hinli planlar kurduğum ama hiçbir zaman hayatımdan çekip atamadığım. 

Sonra dünyayı gördüm, baktım benim dünyam değil, herkes yabancı, herkes kırık parmaklı sert kalpli, sınırlı, sinirli, ölü.. 

Elveda dedim güzel dünya ve kendi dünyamı yarattım. Önceki o dengesizliğim yola gelmeye başladı. İçimde yarattığım şehirler arasına yollar döşedim, böylece dünyam birbiri ile bağlanmaya ve ben onun içinde gezebilmeye başladım. Her şey büyüdükçe, ben güzelleşmeye başladım. 

Lotus haklıydı belki de, büyüyorsun ve dünyaya dönüşüyor yüreğin. Gözleri boncuk boncuk bakardı şimdi olsa. Aşıkken güzel bakardı Lotus, değilken nefretli. Arasındaki sıcak soğuk savaşı ruhumun dişlerini çatlattı, kalbimi camlarla kanattı. 

Ya neyse. Bu dünyada hepimize yetecek kadar yer ve erzak var. 

Telaşa gerek yok. Dersten sonra, Joe ile o mekâna gitmemde kalmıştım. Güzel mekandı. Gereksiz aristokrat, kahverengi ve sarı ışıklı. Hesabı o ödeyecekti ama alkol içemezdim. Çay da yoktu. Velhasıl menüdeki 12 euroluk tek meyve suyunu söyledim. 

Tek hatırladığım içinde San Franciscolu bir şey olmasıydı. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Yine San Francisco, gözümün bebeği canım benim. Muhabbet güzeldi, midemde garip bir şişlik vardı. Şu yulaf sütlü yulaf ezmesinin etkisi yüzünden olacak gerek. Huzursuzdum aslında. Eve dönmek istiyordum ama bir şekilde değişik bir mekâna da gitmek istiyordum.

Zorladım kendimi. İyi de oldu. Kendisini yanımda rahat hissettiğimi fark ettim. Havadan sudan konuştuk epey. Biraz işinden bahsetti, biraz benim sosyal medyada ne kadar ciddi biri olduğumdan, ama hayatta ne kadar şenlikli olduğumdan. 

Detaya girmedi. Sormadım da. Eskiden kendimle ilgili daha çok soru sorardım. 

İnsanlarla tanışmak, yeni insanlarla tanışmak, kendimi tanımamı daha iyi sağladı. Halbuki bir insana takılıp kalmak insanı ne kadar sırlayıcı, sınırlayıcı bir şey. Gizemleri çözmeye çabalarken sıkışıp kalıyor insan.  Hayatımdaki insan çokluğu beni rahatlatıyor. Bazen onları azaltmak, sadece bazı insanlara daha fazla önem vermemle sonuçlanmakla kalmıyor, kendi iç dengemi de bozuyor. 

Zihnim bir şeylerle meşgul olmalı. Aşk dışında bir şeylerle. Doğa ile, doğasına göre, insanlarla, hayatla, bilgi ile, düş ile, yazı ile. Ama aşk ile, hele hele Lotusgibi birine duyduğum o derin aşk ile meşgul olduğu zaman nasıl bir acı çekiyor, nasıl da bocalıyor halbuki.  Garip bir şekilde de âşık olunan insan için, çekici olmayan ama o zaman çevreye yaydığın enerji ile o insan dışındaki hemen hemen herkes ile garip bir enerji noktası halime gelmem. 

Bu mıknatıs etkim dışında bir işe yaramıyorum. 

Âşık olduğumu korkutuyorum, fazla arabeskleşiyor, gereksiz hassaslaşıyorum. Bir insandan bir şey umduğum zaman hissettiğim o acınası duygu. O beklenti o ilgi, o kasıntı haller. Lanet edici detaycılığım, sahiplenirken özgür kalma isteğim. O kadar derinlerde ki, insan çok sonraları anlayabiliyor kendini.

Lotus’un bende kaldığı o gece misal. Hani girişimcilik ile galiba, küçük Beyoğlu’na gitmiştik. Yanılıyor olabilirim. Akşam evde olduğunu bildiğim halde, başkasına söz verdim diye, dünya küçük geliyor diye belki o an bana, bilmem neden. 

Odamda huzurlu olacak diye, yatağımda hayaletler esir. 

Gece geldiğimi hatırlıyorum yanına mı yatmıştım öylece, yoksa yan odaya mı belirli değil. Aslında o geceyi doğru dürüst hatırlamıyordum da. Biraz da bana yazdığı mektuplardan birinden hatırlıyorum. 

O gece onu orada bırakıp gittiğimden bahsetmiş. Ama gece gelip yanına geldiğimi, sıcaklığımı, hissettiği huzuru. O zaman nasıl denk gelmemiş aşklarımız ne hazin. 

Ben başka dünyalardaymışım, o kendi dünyasında aşkını yaşamış, yırtmış atmış sonrasındaki beni unutmak için bana ait her şeyi. 

Ben görememişim, yanımdan gelmiş geçmiş işte. Sonrasında her klasik insan gibi, kaybedince anlıyorsun ya da biraz büyümeye başlayınca. 

Biraz önce kendi hayatındaki boşlukların, dalgalanmaların onu nasıl gri yaptığını anlatan bir mesaj attı Özge. Sıcak bir kalp ile yattı şimdi. Aradaki o kısa zaman arasında, hissettiği tek şey, bana duyduğu duygulardı. Uzaklardan biri, sıcak, kelimeleri ılık, kalbi geniş. Ve diyor ki bana, o uzaktaki yitik dosta, aşkı yaşamayı geçtin, kendini artık daha iyi ifade etme konusunda pişmeye başladın. Kendini bırak diyorum ona bir kuş gibi süzül. Tekniği bilirsek tabi diyor. Hayır diyorum, kuşsan özünde uçmak vardır zaten, bunu hatırlaman lazım. Hayatı yaşa, yaşadığın dönemin tadını çıkar diyorum, tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya başla yani diyor. Hayır diyorum, tecavüz kendinle olduğunda adına aşk diyoruz onu da yakalayınca kaçınılmazsa hele sapına kadar yaşa. 

Bazılarının yitikliğini görebiliyorum. Düzenli bir yaşam, hafif geleneksel bir adam daha, ailesel sınırlar. Hayatı çerçevelerde, özgürlüğü elinden ötede. Kendisini gerçekleyemem insanların cevapları karanlıktaki, yitik hatta o cevap arayan insanlardaki acınası halde. Kendimden biliyorum. 

Bunu diyorsun demek, sence böyle mi, ne düşünüyorsun, gibi yani gibi ekler taşıyor genelde cevap adı altındaki cümleler. Yani benim cümlelerinle yoluna fener tutmaya çabalıyor. Ama aslında boşlukta çabalanıyor. Benim kelimelerimin bir ismi yok ona burada. Uzakta biriyim, alelade o anda. Karmaşasında elini tutabilecek, kelimesiyle karanlıktan aydınlığa çıkartabilecek gibi. 

İçim bir garip oluyor. Dünyada yükselen bir balon gibiyim. 

Patlamam an meselesi giderek hızlanıyorum. Rengim güneşe göre değişiyor, katmana göre değişiyor ana göre değişiyor ama gidere yükselen halimde kalanlar giderek uzaklaşıyor, bazen küçülüyorlarmış gibi geliyor, bazen sadece ıraktalar gibi. Ama esas olan, üzerimdeki parmak izleri. İşte onlar burada, birer birer dökülüyor. Güneş üzerine vurdukça, daha da belirginleşiyor daha da insanı yakıyor, daha da aralara bir yerlere sıkışıyorlar. Ah en azından ben kusabiliyorum, sayfalara, insanlara, dağıtıyorum içimdeki kocaman şeyleri. Ya bunu yapamayanlar, ne yapıyorlar? 

Lotus nasıl başa çıkabiliyor bununla? İçinde sessizlik, dışında inkâr ve iki yüzlülük ile nasıl kandırabiliyor kendini? Aylar geçince, beni düşününce nasıl başa çıkabiliyor bana karşı takındığı onca tavırla, bilerek ya da bilmeyerek? Anlaması ne kadar sürecek acaba, ah yaşam, bana tanıttığı bu güzel insanlar olmasa ne kadar sıkıcı olurdun aslında. 

Lotus benim asi çocuğum, güzel elli ama sert gözlü yanım. Seni sevdiğimi bilmeni isterim çocuk. Seni bilmeyi istediğimi bilmeni isterim kadın. Seni kendimle kendimi senle sarmak isterim insan. Sen güzel kal orada, kendi savaşında, senin için neyin tanrısı varsa onun için dua edeceğim bu gece. Umarım güzel uyursun. Umarım şu an, tam şu an, uyuduğun o sıcak odanda, bitkilerle çevreli duvarlarına yansıyan sokak lambasının ter kokulu izinde, oraya geldiğimi görürsün. 

Yumuş ellerimle gözlerine dokunduğumu, onların kapalı perdeleri ardından öptüğümü ve sana, bir tapınak görevlisi ciddiyeti ile, dua ettiğimi. 

Yokluğumun sana iyi gelmesi için, güzel yıllara gebe olman için, o kocaman yumurtalıklarının içine sakladığın onlar kadar kocaman düşlerinin doğabilmesi için, elbette ki biliyorum beni benim seni sevdiğimden saf ve derinde sevdin. 

Benimki çocukcaydı bir çok açıdan. Birçok açıdan gürültülü, renkli ya da hareketli, dışarıdaydı ben gibi biraz da. Ama seni kendininkini içinde yaşadın, o yüzden sessiz sedasız geldi geçti, geliyor geçiyor. Beni düşündüğün her anda kalbine sıcaklık dolması, yaşamda güzel bir aşk yaşıyor olduğunu ve geleceğin bir gölge gibi peşinde olduğunun huzuruyla gülümsemeni dilerim bu gece tüm kalbimle. Senle sen dolu.

Neyse ki kendime tanıdığım, beni bana yaklaştıracak Lotus gibi ruhları nasıl da bulup çıkarıveriyorum ortaya, sonra onların yokluğunda nasıl da kendimi büyülüyorum büyümekle. 

Hadi ertesi güne geçelim.

Cumartesi her zamanki gibi güzel uykular, yaşam dolu düşlerle başladı. Pilatese gittim sabah sabah. Derken 10 da. İnsan biraz rahatlıyor. Hareketler ağır ya da yorucu değil esasen. O yüzden de insan hem esnediğini hem de kendini bir şeyler yapıyor olduğunu hissediyor. Neden bilmem ortamın enerjisi mi insanlarla beraber müzik filan mı, insan tekrar gitmek istiyor ister istemez. Sonra odama geldim, Zaragoza biletleri, somon pişirme, onun şişkinliği, kafka on shore okuma derken kendimi akşam Sonya ile buluşmuş buldum. Fas çayı içerken, garip bir şekilde, artık birbirimize daha samimi davranabiliyoruz, kakara kikiri. Deli, çılgın olduğumu düşünüyor. Geniş fikirli ama geleneksel düsturlu olduğundan mıdır bilmem ona galiba biraz kırık, biraz çatlak geliyorum. 

Garip şu an aslında, zamanında E. ne düşünüyor acaba şu an diye delicesine merak ederdim, şimdi son günlerde delicesine olmasa da sık sık aynı şeyi Lotusiçin düşünüyor olduğumu fark ediyorum. Kabuklar. Hani karpuz kabuğundan gemiler yapar gibi. Bilmem. Belki de bir şeyleri takip etmeyi, bir şeyleri özümsemeyi seviyorum. Lotus’un o saman kâğıda yazdığı film isimlerini düşünüyorum da şimdi. 

Neden yazmıştı, elimden nasıl bir sevgi ile alıp ona peşi sıra filmler sıralamaya başlamıştı. Bana olan sevgisinin bu çeşit çeşit halini yaşamanı şizofrenik büyüsündeyim. 

Şimdi sessizlikte uzaklarda böylesine yalnızlıkla büyürken, böyle yıldızlardan birinin üzerine oturmuş şimdiki zamanda geçmişi izlerken, ister istemez, onu düşünüyorum. Yarım kalan düşleri yarım kalan aşkı. Ne zaman nasıl karşılaşacağımızı merak ediyorum. Sessizlikte çok daha fazla konuşuyorum onunla. Gerçi şu satırlarımı seneler sonra okurken, ne kadar hastalıkla yaklaştığımı düşüneceğim belki. Kim bilir. Ama hasta halimizi nasıl kesip atamıyorsak kendimizden, aşklı hallerimizi de atamayacağız. 

Hem değil mi ki, Lotus ile aramızdaki bağı seviyorum. Ölü ya da diri değil mi ki bağlılıklar iç içe geçer. Benim kendimden şüphem yok aslında. Yıllar külleri değil tozları arındırır, süpürür ancak. Bazı şeylerin onun tarafından da öyle olup olmadığını görmek için bile yaşamaya değer.

 30 yaşıma geldiğimde hani bu kocaman 4 sene boyunca neler katılacağı, bunda neler olacağı bile merak konusu. Bir çocuğun büyümesi, gelişmesi gibi. Üzerinde dolaşan aşk bulutlarından ötürü, güneşlenmediği bir dünya yarattım ona. Yıllardır. Şimdi bulutlar geçip giderken ve o bu gidişi apaçık görürken bir şekilde. Muhtemelen günleri ilerledikçe, bazı şeyleri görmeye başlayacaktır. Bazı şeyler onu güneşe değin soymaya başlayacaktır.

Başlamazsa sevgili kendim, bırak gitsin göle düşen dal parçası kendi kaderine doğru yüzerek.  Rüzgâr hızlandırır yön değiştirmez nehirdeki o parçayı. 

Boyhood’daki kadın aklıma geliyor. Masonun annesi. Hani bir şekilde para kazanmaya başlayan, kendini bilime adayarak çocuklarını yetiştiren ve masonun üniversiteye gitmeden evvel, bavulunu topladığı o anda, ağlamaya başlayan kadını. Bu kadar mı diyen. 

Bu kadar mıydı, daha fazlasını ummuştum. 

Hayat sırasıyla aktı gitti, şimdi ne var sırada, sıradaki benim cenazem diye ağlayan. O kadını çoğu gün yaşıyorum sanırım, bir mümin olsam her gün ölümü düşünüp kendimi yaşamla ölüm arasında bir yere hazırlıyorum derdim. Bir deist olsam, bir yitik insan gibi, midemin ağrısı bana ölümü hatırlatıyor sürekli, midemin ağrısı ise acı dolu geçmişimin bana yok oluşa nasıl hazırladığını, bunu nasıl yansıttığını hatırlatırdı. 

Ve ey Tanrı derdim, bir şekilde görüyorsan beni, senden huzur , sağlık ve aşk istiyorum demek isterdim. Tepeden tırnağa, hücreden evrene değin. 

Ah sırtımda ağrı duyumsuyorum, galiba ilacı bırakmam lazım, temizlenmem. İlaçtan da virüsten de anıların sanrısal yanlarından da, kanımdaki her türlü kirli yolaçlardan da. 

Gerçi bu ne kadar mümkün olacak ya, tanrı bilir. Aloe Veralı bir krem almıştım geçenlerde. Nefis kokuyor, ellerime, ki kendileri sık sık kuruyorlar, sürdüğümde kendime arzu duyuyorum resmen. 

Çekip gidemeyişimi anlatıyor sanki ara ara. Bazı insanlar hayatına girer işte ve sana o kısacık sürede ne kadar da çok şey öğretirler, nerelerde dokunurlar, nerelerden beslenirler kim bilir. Nereleri beslerler. 

Brezilyalı ile tekrar yemek yeme bahsi geçti. İtalyanı arada sırada görüyorum, selamlaşıyorum. Şu aralar aktif seks ile ilgili bir gelişme yok. Açıkçası midesel psikolojilerden midir bilinmez istemiyor da canım öyle. Kimse ile oyun oynamak da istemiyorum. 

İnsan büyüdükçe eski dostları geride bırakıyor duygusunu anlıyorum artık. Hepsi kendi hayatımızda birer anı gibi, zamana direnebilenler. Family & gender dersinde iyi bir baba nasıl olunur dendiğinde sınıftaki erkekler zaman geçirmek dedi. Duygusal bağlılık vb. sonra kadınlara dönüp, bir kocadan ne beklersiniz, size göre iyi koca ne demektir dedi. Sınıfın yarısı eşitlik, benden akıllı olsun, bilmem ne.  

Bana gelince sıra, rahat olabilmeyiz dedim. 

Özgür olabilmeli. Konuşabilmeli, sorunları çözerken, ya da kendini geliştirirken. Benzer şeylere ilgi duymak zorunda değiliz vb. ama açık fikirli ve rahat olmalı. 

Aha dedim. Sonra içimden. 

Kendimle niye evlenmiyorum ki, bir düğün de yaparız. Yüzük de takarım, ikili. Adı neyse artık. Tıp da kapitalistlik de sağ olsun hızla ilerliyor. 

Çocuk bile yaparım. Hem anası hem babası olurum. İlla erkeğin ölmesine ya da beni terk etmesine gerek yok. 

Bak hayali bile Bach tadında, dram drim dın dın.

Gerçi bugün, Boyhood’da yine, adam ile çocuk beraber kamp yapmaya gidiyor. Güzel bir huzur var aralarında. İçimi tatlı bir arzu kapladı. Bir çocuk yapsam da bana arkadaş olsa diye. Geldikleri gibi giderler safhasından olsa gerek bu düşünce, hemen silindi. 

Öyle olmuyor o iş hayatta anam, aslı böyle değil. Keza yeterince bencil değil misin, bir de üstüne bana arkadaş olsun diye insan mı yaratacaksın. 

Odama şöyle bir bakıyorum. Çorapları yıkadım bugün. Masanın üzerine dizdim kendilerini. Hayatımda düzen adına bir şey yok. O yüzden kendimi düzenli hissediyorum. Sanki çoraplar renklerine göre iç içe geçirilmiş ve dolapta sıralanmış gibi. Asker olsam kendimi vururdum herhalde düzensizlikten. 

Midem ağrıdıkça intihar ettiğimi düşünüyorum hayatta. Sanki intihar etme düşüncesinden dahi seve sıkıla kaçan ben, her gün kendi kendimi yiyorum yaşarken. Aslında teknik olarak midem kendini yemekte, o ayrı bir şey. İçim içimi yiyor derler ya o misal. 

Saat 2’ye doğru geliyor. 

Birkaç saat sonra uyanıp Sonya’yı da uyandırmam gerekecek. Su saçma boşaltım sistemi takıntımdan dolayı, otobüsler çileye döndü bende. İçeride wc si var mı acaba gibi saçma sapan bir dünyadayım. Bugün biletleri bastırmaya gittiğimde dahi adama sordum. zaragoza..hımm. Var.. Var mı yok mu yarın göreceğiz ama her şeyden evvel, sabah bir şey içmemek, çok bir şey yememek gibi gereklilerim var. 

Neden efendim yoksa yol boyunca çişim geliyor, böyle patlama durumuna geliyorum birden. Artık şekerim mi var tuzum mu var, psikolojim mi ekşi bilemiyorum. 

Bugün Sonya ile eve dönerken, 2 sene önce arkadaşım beni benedicte getirmişti. O zamanlar ucuz bir yerdi. Aradan iki sene geçmiş, ben burada buranın böyle dönüşmesini izliyorum ve Barcelona da yaşıyorum. Kim derdi ki böyle olacak, hayat ne kadar ilginç. Kim bilir gelecekte ne yapıyor olacağız iki sene sonra misal, bizi neler şaşırtacak?

 Cidden ne seni şaşırtırdı dedi. Ahanda dedim, bul bulabilirsen, epey arandım tarandım ama bir şey çıkaramadım. Aklıma gelen hemen hemen her şey olasılık dahilinde geliyordu çünkü o an. En sonunda dedim ki, Sibirya’ya gidip orada yaşamaya başlayarak hayatımı nesli tükenmekte olan kutup hayvanlarına kadar mı bulursam, şaşırırım herhalde. 

Gülümsedi. 

20-21 Şubat 2015- Cuma-Cumartesi
Gracia, Barcelona