21. yüzyıl insanı olmak sanıldığı kadar kolay değil.
İnsanın kafasına bu kadar anlam yükleyip, ona göre yaşayamadığı bir dünyadan bahsediyoruz. Müthiş bir kolaylık çağı, sınırsız bilgi ve olağanüstü teknolojik rahatlıklar…
Ama inanılmaz bir bağımlılık içinde yitip giden benliklerimiz.
Zannediyorum ki, insanoğlu kendini bu kadar özgür hissetmeye zorlanırken, hiç bu kadar tutsak olmamıştı.
Olamazdı da zaten.
Beyinleri özgürleştiren ne olduysa, tutsak eden de o oldu çünkü. Bilerek ve isteyerek. Ruhlarımız yağlanmamış mengeneler arasında çatırdaya çatırdaya kıyılırken, gıkımız bu yüzden çıkamadı.
Bizim adımıza olan kararları hep başkaları aldı. Hatta çoğu zaman kimin tarafından dahi alındığını bilmedik ama dinledik ve itaat ettik. Dahası bunu kendi kendimize yapabildiğimiz zannettik.
Ecdadımızın izinden gittik, kolayı seçtik.
Sorumluluk almadık, biz olma dışında tüm şahısları oynadığımız bir tiyatrodan, aslında figüran ama başrol hissettiren rolleri oynadık.
Kafa tutmaya korktuk, huyumuz kurusun, hep korkardık.
Uyandığımız zaman hatırlamadığımız ama tüm günümüze limon sıkan o kabuslar gibi yaşıyorduk hayatı. Tüm gün etkisinde, ama bir şekilde olan bitenden farkındasız. Sonra koltuklarına oturup saatlik ücretler alanların karşısına geçip, rüya analizleri yapıyorduk. ‘Dün gece yine çok kötü bir kabus gördüm doktor hanım.’
Anlamıyorduk. Anlamak, yüzleşmeyi ve kabul etmeyi gerektirir çünkü. Onun yerine dudaklarımız, otorite dediğimiz postmodern imamların, ekranların ya da bonibonların karşısında büzük büzük esniyordu.
Solmuş gözlerimizle, nefes al nefes ver diyorduk.
Zaman geçiyordu, kabus ile hayat arasındaki çizgiler belirsizleşiyordu. Dışımızdaki yansımalar oynaşmaya devam ediyor, ölmediğimizi düşünüp rahatlıyorduk. Kendimizi sınıflandırmamızın sıkıntısıydı belki bu. Ya da farkında olmadan başkalarını sınıflandırmanın rahatlığı.
Geçiştiriyorduk, geçiyordu geçmiş, uyuşuyordu şimdi ve kuklalarıyla geliyordu gelecek.
Oyalanıyorduk, kaçıyordu oyunların zengin misalleri. Aşkı bile bir revire yatırıp, didikleyerek yaşamayı planlıyorduk. ‘Ah o kimyasallar,’ diyorduk, ‘her şey bir iki salınım harikası, hey gidi gençlik hülyası.’
Korkularımız ve tabularımız olan toplum denen bulamaç içinde, kabusumuzun gölgesi sirayet ediyordu her yerimize. Hareket etmiyorduk, itaat ediyorduk.
Sesimiz çıkmıyordu.
Gık diyeni vuruyordu, elinde tuzlu çekirdekleri ile bizi nişan almış ‘elalem ne der’ ülkesi vatandaşlarımız.
21. yüzyıl insanı olarak, postmodern ve sefil yaratıklar olarak 22. yüzyıla kanıtlar bırakıyorduk:
‘İşte tanrıyı burada öldürdük en gelecektekiler, şurada kendimizi sattık kabusbilimcilere, burada aşkları metalaştırdık ve burada büküldü zaman çekirdekler elimizde ve arkasına saklandık geçmişi bir günahmış gibi silerek.’
Mır mır tekrar ettiğimiz ideolojik ve psikolojik sınıflandırmalara tam şurada ikna olduk, dua gibi yattık o divanlara, koltuklara. Dün gece çok korkunç bir rüya gördüm’ diyordu herkes. Aman bir anlama telaşı, bir sınıflama, bir rahatlama ya da oyalama.
Kimse demiyordu ama, bu gece de bir kez olsun uyuma.
