..

Harcanmayan pilot kalem

Para artık epey kolan “harcanan” bir meta. Kazanılmasıyla emek arasındaki o kadim ilişki son yıllarda ne kadar da değişti. Harcanırken adeta kıyıyoruz paraya.

Halbuki zihnimiz, “Emek yoksa yemek yok” ya da “Emek verdiğin şeye daha çok kıymet verirsin” gibi düşüncelerle bizi yüzyıllardır ne güzel kandırıp duruyordu.

Peki, neden para söz konusu olunca bu denklem, en azından son yıllarda bozulmaya başladı?

Artık parayı eskiye göre daha mı kolay elde ediyoruz? Belki.

Ya da emek ile değer arasındaki o ilişkiyi bozan yeni kurumlar mı gelişti? Borsa ya da küçücük fıçıcık dijital bozuk paralarımız. Bunlar da kumar gibi bize bağımlılık mı yaratmaya başladı? Belki.

Kolay yoldan para kazanmak, “bazılarının” siyasi ya da ekonomik kurallarına uyarsa ticaret, uymazsa korsanvari bir veraset, dolandırıcılık oyunundaki bir hıyanet olurdu eskiden. Şimdi artık para aslanın ağzında değil de sirkin mi içinde? Belki.

Son yıllarda, hem kazanmayı hem de harcamayı, en kısa ve gösterişli yollarla yapan kişiler malumunuz epey popülerleşti. Postmodern bir peygamber gibi milyonlarca kişiyi etkilemeye ve arkasına önüne onbinlerce takipçiler toplamaya başladı bile. Tamamen duygusal sebepleri bir kenara bırakırsak, bu tip büyük kitlesel düşünsel değişimlerin bizi başka yönlerden etkilemesi de mümkün mü acaba diye düşünüyorum şu an.

Saatlerce çalışıp emek ‘harcamak’ ve kazanılan çıktıyı biriktirmek yerine, o emeği bizde tutup yine de çıktı elde etmeye başlayınca ne oldu acaba zihnimizin içinde olup bitenlere?

Emek içimizde keskin sirke gibi birikti durdu. Bir yandan da o ya da bu şekilde hesaplarımıza doluşan para, kazanılan değil de daha çok harcanan şeye dönüştü.

İncecik bir farklılık bu ama etkisi büyük olabilir. Emek ile çıktı ve harcamak iile kazanmak arasındaki bu en temel ilişkiler bozulunca, aynı domino taşları etkisi gibi, başka ilişkilerimiz de bozmaya başlamış olabilir mi mesela?

En başta kendimizle ve sonra çevremizdekilerle olan ilişkilerimizi.

Öyle ki, geçmiş dönemlerde zaman da, aşk da, yakın organik ilişkiler de zor kazanıldığı için zor harcanırken, şimdi atan atana, satan satana.

Sokaklarda yürürken bile yerlere düşmüş onca boş zaman, tek kullanımlık dost kalıntıları, ateşli aşkların tutuşmuş haline su dökülüp boğulduğu külleri görüyorum.

Neden acaba diyorum, neden kaçıyoruz bu bağları kurmaktan? Neden durdurmuyoruz domino taşlarını, “zararın neresinden dönülürse kâr” diyerek?

Sorumluluk ağır bir kavram çünkü. Ondan ötürü mü? Belki.

Tanrı’yı öldürdüğümüzden ve birey imparatorluğunu ilan ettiğimizden beri taşlar bir türlü yerine oturmadı ne yazık ki; kime ve neye dokunsan sürekli devriliyor.

Zamana da, paraya da, aşka da, hatta kendimizi bile tam olarak bağlanamıyoruz.

Kaygan bir zeminde kayıp gidiyor pek çok şey. Anlık, postmodern ya da harcanabilir.

Haliyle, psikologlar ve türevlerinin, bağlanmanın 35 farklı teorisini icat ederek, kafamızdaki o “kumar”ları anlama çabalarına şaşmamak gerek. Hislerimizi ve etrafımızda dağılan emek-yemek denklemlerinin altında ezilmemek için nasıl da uğraşıyoruz.

Tüm bunları düşünürken, bu satırları yazdığım 3 liralık pilot kaleme bakıyorum.

Yıllanmış emek ve zanaat ile Pilot markası adını kaleme jenerik isim olarak vermiş.

Gülümsüyorum.

Bu kadar ucuza aldığım kalem ile aramdaki büyük anlamlara bakıyorum.

Hangi emeği düşündüğümü şu an bilmiyorum ama elimdeki kaleme, en azından bitene kadar büyük anlamlar yüklüyorum. Elbette ki doğası gereği, bir dolma kalem ya da yalancı tükenmez kalemden farklı olarak, bu kalem de bitecek.

Ama harcanmayacak; üretecek ve üretecek.

Sonra diyorum ki kendi kendime, o ya da bu sebeple bağlanmaktan kaçan insan daha çok bağlanıyor galiba.

Hayatın ne güzel bir iroinisi bu aslında.