..

Kaya içinde sıkışıp kalmış boşluk

Yazılabilecek şeyler gerçekten hep yalanlar mı oldu? Yazdıklarımızı haklı çıkarabildik mi, yoksa günlerce onların tutsağı mı olduk? Hadi bizi geçelim, efsunlu sözlerden etkilenen kim: yazan mı, okuyan mı, yoksa adına yazılan mı? Eğer yazının bir gücü varsa, bunu gerçekten kavrayabildik mi? Kaç kere kaybettik o gücü, sırf yazdıklarımızı, duygularımızı ya da varsa ruhumuzu ve diğer ruhları birey olarak göremediğimiz için? Bizden ayrı, o ilkel, içgüdüsel halimizden bağımsız olarak, kaç kere öldürdük geçmişi ya da putlaştırdık şimdiki zamanda beliren hayalleri?

Acılarımızın putlaşmış halini sayamadık netice olarak, şimdi sığıntı köşemize oturup parmak hesabı yapıyoruz: Gidenleri, zorla gönderdiklerimizi, sevip de “gel” diyemediklerimizi.

Teker teker aşık olup, çifter çifter kaybediyoruz.

Sonra bu soğuk ölüler ormanlarında, bedensiz, tohumumuzun bir parçası çalınmış gibi oturup yazarak kendimizi arıyoruz.

Gidenler, bizden aldıklarını bilmeden ve umursamadan uzaklaşırken, bizi çıplak ve kendimizle baş başa bırakıyorlar. Ne kadar farkındalar bu olup bitenin, pek de bilmiyoruz.

Oysa biliyoruz ki, gitmek de ölüm kadar normaldir.

Giden, her zaman yenilenmeye gebedir. Ama kalan haline dönüşmüş giden eskidir. Haliyle eşyaları, kokuları, anıları, duyguları ve kalbimizde bıraktığı kıpırtılarla bize, eskiye ve beridekine aittir. Giden, kalandaki haliyke kimdir kendisi bile tanıyamaz artık.

Öyle ki kucağımızda kimin öldüğünü, kimin neden gittiğini ya da gidip de geri döndüğünü çok sonraları bu kokulardan, bu kıpırtılardan anlıyoruz.

Aradan yıllar geçiyor, açılan bir kutudan eski saman kağıtlarının çiçeksi kokusu yayılıyor. Bir kelime, mezarlığa benzeyen, içi yazılarla dolu bavulların içinden çıkıyor ve yüzüne hece hece yapışıyor. O geçmiş kağıt üzerindeki satırlar “Gökkuşağı renklerini kıskanıyor.” diyor. “Lotus çiçeği,” de ekliyor solan bir kırmızıya sahip başka satırlar.

Nerede yağmur, nerede gökyüzü, nerede arka bahçenin o çiçekleri, diye sorgulamadan yok olup gidiyorlar.

Bizim yazı ile hikayemiz, giden-kalan döngüsündeki paradoksumuz, topal ruhumuzla, ölüler ormanında yürüyerek dirimli bir yeşile geçme serüvenimiz de böyle başlıyor galiba.

Bir kaya içinde sıkışıp kalmış bir boşluk gibi, hem orada hem de çıkışsız bir yaşamın içinde, ölülerimizi saklıyoruz.

Sıcak kumlara basa basa yürüdüğümüz Akdeniz sahillerindeki kayaları tek tek kaldırıp altlarındaki boşluklara bakıyoruz. Boşluğu boşluğuna benzeyen insanları bir araya getirip, kayalara basa basa ölülerin omzunda yükselmek istiyoruz. Kendimizi ancak böyle göreceğimize inandığımızdan mıdır bilmem; her adımda kaslarımız acıyarak büyüyor, her metrede hortlaklarla boğuşa boğuşa özgürleşiyoruz.

Biz tüm bu hengamede, kayaların arasında, ormanın içinde, Akdeniz’in en sıcak köşesinde nefes alacak bir yer ararken, “Sahi,” diyor arkadaki ormandan bir ölü, “Boşlukta da nefes alınır mı?”

01 Haziran 2010