Hayatta derin denizlerde yüzmek zevkli midir?
Bazen.
Düşünen insanları sever miyim?
Sık sık.
Tarih fi iken, bazenler ile sık sıklar arasındaki savaş böyle başladı işte.
Sık sık bu satırların yazıldığı kağıda dokunuyorum. Kağıt parçalarına yazıdan daha çok fazla değer veren insanların, bazı şeyleri kendilerine saklayabilme için sevdiklerini nasıl da kolay harcayabilecekleri geliyor aklıma.
Sonra Boğaz’ın köprülerinin ışıklarını yakıyor belediye.
Bazen diyorum, seninle konuşmayı nasıl da istiyorum böyle gün batımları sonrasında. Ellerimdeki kağıtları sana verip, “Al, yırt,” diyesim geliyor. Ancak böyle saklarsın içine giren kelimeleri dışarıdaki ahalinden. Ama dikkat et, kendi kendini bu şekilde öldürdüğünde, grileşen ruhunu yalnızca başkalarının canlılığından yaşarsın.
Sonra renkleri özlüyorum sık sık.
Yazıp konuştuklarımız, duymak istediklerimiz mi diye soruyorum; üzerimdeki yağmur ve ay ışığından oluşan renklere. Bazen bir şeyi deneyimlerken olaya dışarıdan bakıp, herşeyi o olayı yazmak için yaşadığım duygusuna kapılıyorum. O zaman içimdeki bir ses, karşımdakine haksızlık ettiğimi söylüyor. “Olmaz,” diyorum, içine girmeye çabalıyorum o anın. O zaman da kendime haksızlık ediyormuşum gibi geliyor. Böylece kendi özüm ve (yazmak için) gözetimim arasında gidip geliyorum. Pessoa gibi, geleceğin krallığından ya da geçmişin mezarlığından biri çıksa da bana yazsa diyesim geliyor. Konuşmak istediklerimi okusam, yaşamak istediklerimi dinlesem, birlikte polifonik bir düzlemde oynasak. O zamana kadar, diyor içimdeki dirsekleri nasırlı çocuk, en güzel diyalog yaşam, monolog sen olurdun.
Sonra tansık olduğumuz kaçışlar geliyor aklıma.
Bazen zihin, hikayelere ve hayallere dalıp kendini yaşamla oyalamaya, oyunları da şimdiki zamana teğellemeye çalışır. Sütten saydığın oyuncuların seni kapı dışarı ettiği zamanlarda bile, elindeki fasulye tanelerinde doyabilir insan. Uyursun ve rüyalarının güzelliğinden kaçamazsın bazen. Kendini rahat hissettiğin anlara ve insanlara sığınırsın. Ne de olsa insan, anlardan oluşur özünde. Belki kolaya kaçıştır bu, belki de olacağına erken varış. Fark etmez. Yanında taşıdığın kadarın olduğunu unutursun.
Sonra kendine doğar gibi uyanırsın.
Ama yaramaz çocuklar sen uyurken üzerine o kadar çok sıfat yapıştırmıştır ki sık sık kendine yabancılaşırsın. Gülümsemek istersin, ama veletler çoktan topuklamıştır. Kızmak istersin, ama aynalar yoktur ortada; sadece dokunduğun için anlarsın etiketleri. Böyle anlarda sorumluluktan da zorunluluktan da yorulursun. ‘Azıcık daha uyusam,’ dersin, ama kaçacak bir şey kalmamıştır, yapışkanlıklar bırakmaz seni. Ayağa kalkıp, mahrur bir komutan gibi savaşman gerekir ve savaşırsın.
Sonra gazilik ünvanın alnında gururla yürürsün.
Sanatçı, ‘risk alandır’ der pehlivan büyükdeden. Risk alan, kendi dahil dünyayı umursamamayı anlayandır. Bu anlayış, güveni reddeder ve bu reddediş ile inanan kişi, ayakları yere bastıran bir güven veremez. Bazen ben de güven vermemekle ünlüyüm, dersin dedene. Güler. ‘Başkalarının ayaklarından sana ne?’ der. Senin güven vermen değil, onların güvenerek neyi alıp almadığı önemlidir. Bu, en tatlı paradokstur diye ekler. ‘İnsan neye en çok güvenir?’ diye sorarım, girişi olup çıkışın olmadığı şeylere mi? ‘Bazen,’ der dedem, kangrene yüz tutan ayağını kaşıyarak, ‘hayattan en çok kendi ayakları üzerinde durmak için risk alabilenlere güveniriz.
Sonra susarsın, bazen susarsın, sık sık susarsın.
