..

Ol dedi öldü

Bazen geçmiş kişileri taşır, bazen kişi geçmişi. Bir şekilde döner, dolaşır geçmiş denen şey, şimdi bir oyuncak gibi o kaderin elinde şekillenir.

Ben geçmişimi taşıyanlardanım.

Uykusuzluktan yorulmuş göz kapaklarım, eğilmiş omzum, nasırlaşmış işaret parmağımla tam ortadayım. Bazen bu morluğun hesabını sorayım diye kaşlarımı çatıp, o meşhur kırışıklığım iki gözümün ortasında etrafa bakınıyorum.

Kimse yok. Hesap defterleri o kadar gri ki, sessizliğin siyah günahları bile ürkütmüyor beni. Böylesi sessizlikleri sevmediğimi bildiğinden olacak, yanıma gelen bir gulyabani, “İnsan mutlaka birini sevip öldürmeli,” diyor. Aç gözlü mendebur! Huyum kurumasın, yine de almaya çalışıyorum bu ucubeyi.

Bazı insanlar yalnızdır çünkü, öteki insanlarla alakalı olmayan türden bir yalnızlık; kim olursa olsun, olan yok olmayan varoluşu dirimli bir yalnızlık diye düşünüyorum. Kanatmayan, acıtmayan, kendine özgü bir rengi olan yalnızlık. İşte o insanlar, o mekânsızlık içinde bazen yorulur; herhangi bir yere, gri de olsa, bir gölgesi düşsün ister. O yüzden severler. Teslim olmaya hazırlanan bir kale gibidirler o an, ama neye, kime ve ne için teslim olduklarını kestiremezler.

Haliyle, açılmaya hazır kale gibi tabutlarıyla ünlü firavunlar ülkesinde geliriz böyle anlar evvelinde. Einstein kılıklı bir doktor elinde bir kase şarap ile karşılar beni.

“Geçmişin hangi hortlağı çıkıp diriltebilir ki, yüzyıllar öncesinden mumyalanmış ölüleri? Hangi dokunuş, çatlakları doldurabilir o ölüler üzerindekileri?” der elinde neşter bekleyen o doktor. Dinlerim cancağızım doktorumu; memur çocuğum ya, hem eleştirir hem de saygı duyarım özünde.

Elindeki neştere takılır ama gözüm. İnsan, amel defterini böylesi anlarda erken açtığında maviyi nasıl da özler. Sıkılırım hemen doktorun firavunlu ülkesinde, geçmişin sarılı kokusundan.

“Hadi geleyim sana,” derim Akdeniz’in okyanusa yakın köşesine. “Bugün yeterince dertleştik köprüden profesyonellerle. Yenilgi ya da kazancın fark etmediği o kıtaya geçtik çünkü, savaşın bitmesi lazım.”

Akdeniz çok sever beni; kıyamaz. “Gel,” der hemen bana.

“Geçmişin oyuncak olmadığı okyanuslara yol vereyim sana içimden. Mumyaların, kalelerin ve savaşların ülkesinden uzaklara götüreyim gemilerini, yeni kıtalara gebe kılayım dalgalarımı. Bırak o doktoru, elindeki neşteri tut ve at yere. Dinleme o gulyabaniyi; Nas ve Felak sureleriyle gönder onun gibileri geldikleri yere. Grilerde uzamsız süzülen gölgeleri sevme artık. Seni kendi renklerimden doğurduğum insanlara götüreyim: mavi, mor ve menekşe. Tanış onlarla; gölgelere basarak değil, güneşlere sırtını dayayarak sev okyanustan gelmiş insanları. Olur mu?”

Olur diyorum, oluyor. Tanrı, uzaklarda bir yerde, A’raf’ın yedinci katından bana bakıp elinde bir papatya bana göz kırpıyor.

Seviyorum, seviyorsun, seviyor.