Karanlıkta saklananı bulmanın en iyi yolu, gözlerinizi kapatmaktır. Böylece sese ve dokunuşlara hükmetmeye başlarsınız. Gizemli kaçışların kahramanı, nasılsa nefes alıp verecektir; onu duyabiliriz ve nasılsa teninin içine sıkışmıştır varoluşu, ona dokunabiliriz kırık parmak uçlarımızla. Belki duyguları bile koklayabiliriz. Olur, gün gelir ya yan yana dizdiğimiz kelimelerimiz anlamlı bir cümle ifade eder. Cümleler satırlaşır, satırlar ise sessizliğin sesi haline gelir; karanlıklarımızı aydınlatır. Yere düşenleri kaldırabilir, bir kaldıraç kılabiliriz ruhumuzu. Yazdıklarımızı yırtıp karanlığa saçabiliriz sayfaları; belki ‘saklanan’ dökülen kelimelere dokunabiliriz. Parmak izlerimizi bırakırız ayak izlerimiz niyetine; köpek gibi kılarız bilinçaltımızı. Tüm geçmişimizi söker, ucu sivriltilmiş tığlarımızla karanlığa sızan aydınlıkları dikebiliriz. Açık kalp ameliyatlarımızı zifiri karanlıkta yaparız. Dokunuşlarımız tanrısallığa bulandırır aşklarımızı; koku ibadethanesinde putlarımızı yıkarız. Duyduğumuz her sıfatı reddederiz kaçanlara dair. Kovalamaktan cayıp, otururuz olduğumuz yere. Ayaklarımızın kana bulanmışlığını karanlığa saklarız. Simsiyah bir kucak gelip ısıtır üşümüş gözyaşlarımızı. Ve bekleriz. Kaçan kavramını yok ederiz. Nefes alışverişlerini dinleriz. Gidenin korkak ciğerlerine dolan hesaplaşmaların ciğerdeki hışırtıları kaplar sessizliği.
An be an karanlığı yaşarız, zaman dokunurken ölümlülere. Ve çoktan ölmüştür aşk, kelam parmak uçlarından kaçınca. Şimdi durup boşluğa baktığımızı zannederiz; karanlık kulaklarımıza bir çınlama musikisi hediye eder. Yalnızlığımıza tapındığımızı fark edip, kanatlarımızı kıvırırız kuyruk altımıza. Uçurumun olmadığı yerlerde kanata ne gerek var? Karanlıktaki özgürlük değil midir bizi tutsaklaştıran? Kırık kalem uçlarıyla yazı yazma çabası, kulaklarımızdan tenimize bir ürperti yaratmaz mı? Zamanı boşuna suçlamayın; karanlığı zaman yaratmadı. Karanlığı boşuna suçlamayın; kaçan karanlıkta var olmadı. Kaçanı boşuna suçlamayın; O’nu kovalamayı siz seçmediniz ve kendinizi boşuna suçlamayın; hiç varlığınızı tercih etme durumunda kalmadınız.
Şimdi havasız, kasvetli bir karanlıkta, ellerinde tüyümsü anılarla oturduğunuz yerdesiniz ve sizi arayan tanıdıklarınız yok. Hatta aradığınız bile anlamını kaybetti zamanın tiktaklarıyla. Bir tik anıları hafifleştirdi, diğer tik umutları. Melodiler anlamını yitirdi. Kesik kesik akarken kan, intihar eden satırlar arasından ılık bir huzur kapladı kaybolmuş bedenlerinizi. Gözleriniz hala kapalıdır ve siz karanlıkta kendi nefesinizi duymaya başlamışken, gelir kaplar sizi baş kaldırışlar.
Haydi, toplayın artık tüm ordularınızı. Oyalanma vadisini geçeli çok oldu. Karşımızda sağlam birlikleriyle duran yalan yayalar, kurgulanmış atlılar ve kaygı tankları konuşlandırılmış. Ölesiye bekliyor bizi sorumluluk orduları. Kıran kırana bir savaş olacağa benzer karanlıklar ülkesinin topraklarında. Kaçan aşk mıdır yoksa kendimiz midir? Bilinmeden atılır ilk oklar. İlk ölen hep biz oluruz ve dizlerimizin üzerinde çöker, karanlıkta bir nefes gibi bekleriz. Garip bir savaşın ortasında, kaçanları kovalamaktan bıkıp kendini mızrakla dağlayan yaralı gibi umutsuz bakar haykırışlarımız. Hadi kabul edelim; biz bu savaşı barışarak kaybettik ve biz, sadece biz, tüm barış kurallarını kendi ellerimizle mahvettik. O kadar kopuk baş sakladık ki kadavra mezarlığımızda, kelimelerimiz de kendi başlarını toparlayamaz oldular. O kadar başına buyruk kaldı ki hayat, kendi kullarını ezerek asiliği ekmek arası yapıp yedik.
Eminönü balıklarının arasında…
Bambaşka bir ülkenin sınırlarında kaçak iken…
