Dünyanın yaşlandıkça dönüşen haline alışmak kolay değil. Elbette, “acılar ve zorluklar beyinde başlar, beyinde bir yer” tezine ben de katılıyorum. Ancak bu, sonuçta bilindiği halde uygulanması imkansızlıklar grubuna giriyor. Acıyı ve zorluğu “üf” ya da “of” ile geçiremiyorsun.
Peki, insanın acılarına aç-kapat düğmesi takabilseydik ne olurdu?
Çevremizde gözünde yaş akmadığında görmeyen, duygularını kalbi taşarcasına haykıramayan, özlemini şiirlere dökemeyen, aşkını müzikle anlatamayan, deli olup aşık olarak bütünleşmeyen, yüzü çizik, kalbi güdübet metalik gri renginde insanlar olurdu muhtemelen.
Belki de bizim yapıtaşlarımız, en azından “bizim gibilerin” özü, böyle bir mantık dünyasında var olamayacak olan duygulardır. Yapay olmayan zekamızın inceliği, acıyı doğamızın bir parçası olarak yaşayan içsel derinliğimizdir. Anlamını bilmediğimiz heyecanlar, bilinmezliğin o tüylerimi büyüleyen hazlar, anlamsız acılar, anlamlı tutkular ve kuyruğunu tamamlaması için ellerimizi yukarı kaldırıp dua ettiğimiz sevgiler…
Biyoloji ve ruh bilimleri ne kadar açıklamaya çalışırsa çalışsın, kendimiz hakkında bir şeyleri bilmek, bazı şeyleri değiştirmeye yetmiyor. Yine de uğraşsınlar, insan beyni boş durmayı sevmez. Ama pek çok şeyde olduğu gibi, konu insanın anlam arayışı olunca, fazla yüklenen anlam bazen yolumuzu bozup komikleştirebiliyor. Zamanı istediğimiz kadar dilimleyelim, ben hala isim koyamadığım bu anı yaşarım; tek başınalığın o kekremsi tadında, boş bir sınıfın açık kahverengi sıralarının üzerinde bu satırları yazar, kelimelerle oradan buraya seyahat ederim.
Kendim çalar, kendim oyanır. Kendim eker, kendim ürerim; kendimce yeni dünyalara üretirim. Peki, bize kendimizce çalıp, dışımızca dünyalar yarattıran o şey nedir? Diğer bir deyişle, bilimi, mantığı ve gerekli gereksiz deterministik açıklamaları bir kenara bırakıp, “Sonunu düşünen kahraman olamaz” diyen Lokman Abi’nin izinde kalsak? Nedir bizi, ya da beni, insan yapan?
Aklıma ilk nar ekşisi geliyor.
Salata, et, makarna gibi ana öğünlerin peşinde koşturduğumuz bu dünyada, akıllı gibi belirliğe ve açıklamalara aç olduğumuz duygular arasında, deli gibi kaosu ve kargaşanın en güzel rengi ve tadı olan nar ekşisini düşünüyorum. Malina’nın İvan’ı gibi, ben de nar ekşisinden geçiyorum. Yediklerimizin içine kattığımız o ekşi-tatlı anda hissettiğimiz bütünleşme haline giriyorum. Sıradan her şeye renk veren o narın bereketine ellerimi daldırmak istiyorum. Beni mutlandıran, umutlandıran, geçmişi geleceğe dolaştırıp şimdiyi öyle andıran şeyleri hatırlıyorum.
Peki, neydi benim hayatımdaki nar ekşisi? Elçiye zeval, nara da ziyan gelmesin zira… Aklıma bir iki şey geliyor, ama sonra “Bir şeyin ismi olması onu yok edebilir,” diyen eski bir dostu hatırlıyorum ve susuyorum.
