Yazmanın rahatlatmadığı günler vardır. Yaşam önündedir; çıplak bir ten gibi dokunulmayı bekler. Arzudan kıvranır, “Al beni, sok zihninin içine,” der gibi. Kimi sana dair, kimi ise dokunulmaya.
İçinden ana ve kelama dokunmak gelmez. Çünkü yazı ağırlığını alamaz; çünkü hayat seni kendine bağlar.
Yüzüstü uzanıp geçmişi düşünmek bizi günahkâr yapar böyle anlarda. Tene dokunmak istersin, aşk pazarı ucuzlarken, hele bir de o malum ruhlar yüzünden. “Ne yapmalı?” dersin kendi kendine. Yine de gözlerini kaparsın. Acı, karnında ucuz bir burkulma gibi hissedilir. Geçer, geçer her şey; bugün başlamazsa eğer, burkulmalar yarına geçer.
Bana, geçmeyen şeylerde acının olmadığını söyle. Mesela yalnızlık. Düşünmek, ya da âşık olmak belki. Olanca bencilliği ve çocuksu doğasıyla. Aşkı bir çocuk gibi kucaklayamadıkça, kimse sana büyümenin mavi boncuklarını vermez.
Keza sevgi, büyüdüğüne inanmak isteyenlerin matematiğidir, olsa olsa.
