Zamanın arsızca yok olduğu bir dönem bu.
Bir yandan kollarda takılı olmayan saatlerin tiktaklarına sıkışmışız, bir yandan elimizdeki telefonlarla hayatın egosunun sekreteri gibiyiz. Bir yandan mülkiyet belasıyla uğraşıyor, bir yandan kariyer denen çarkta dönüp duruyoruz.
Zamanın asılsızca yok olduğu dünya da tam bu devinimde başlıyor sanırım.
Çünkü pek de bize ait olmayan ya da içinde aitlik barındırmayan hayatlar yaşıyor, pek de bize benzemeyen insanlara dönüşüyoruz. Öyle ki aynada tanıyamadığımız çocuğu uyuşturmak için yetişkin jelibonlarının üzerine koca bir ilaç endüstrisi bile kuruyoruz; yetmiyor, o rahatlamanın üzerine kuruluyoruz. Emeklilikte yaşa takılsak bile hayallerden vazgeçmiyoruz. Fanfinifon hesaplarda bizi güvende hissettirecek sıfırlara sahip birikimler umuyoruz. Çocuklarımızı okutmak için kemerleri sıkıyoruz, kendimizi oyalamak için gözlerimizi yumuyoruz. Yüzyıllar değişiyor, içimizde tanımladığımız ‘sınırların’ oyunları değişmiyor.
Bulaşık eldivenleri tanrısına bakıyor kadınlar böyle anlarda, huzursuzlukları iç sıkıntısına dönüşüyor. “Ah,” diyorlar, dizleri tezgâhta.
Stadyumların en küfürlü tribünlerindeki adamların sesleri kısılıyor kaçarken. “Oh,” diyorlar, elleri koltukta.
Çocuklar, bebeklerine dokunamadıkları çağda, “Şımarıyorum, öyleyse varım” filozoflarına dönüşüyor; ayakları havada.
Peki sen, sen hangi sınırdasın?
Peki ben hangi uçtayım?
Ve zaman, neremizden dolaşıp özgürleştirecek bizi bu oyunda?
