Bu akşamki adamlardan biri içime içime soruyor:
“Sözlerin hiç kimsede bağımlılık yarattı mı?”
Duymamazlıktan geliyorum. Bugün, bağımlılıkla ilgili Psikeart yazısını tamamlayıp yolladım. Susuyorum. Çünkü içim boş, dışım dolu.
Özünde gelip geçici düşüncelerin çöplüğü içinde bu tür şeyler anlamsızlaşıyor zira.
Tazelik yoktur bağımlılıkta, ama bağlar dirimlidir, diyesim geliyor o adama.
Arada kalan sonbaharlara da büyümek deriz galiba.
Adama böylesi birkaç şey söylüyorum cevaben. O, bağımlılığın ne kadar dışında; ben ise insanlara dair bağların ne kadar farkındayım, bilmiyorum.
Şimdi, kim gelip de bu gibi adamı başka insanlara ait limanlardaki o yeni renklere ikna edebilir ki?
Halbuki bağlar, bizi bu dünyanın dışına çıkaracak roket ise, bağımlılık da o yapının sonsuza kadar dönmesini sağlayn o ana motor galiba. Bakmayın siz, doktorlar ve psikologların DSM kokan bölümlerine. Kelimelerin anlamlarına indikçe insan titrer; eylem, kontrol olmadığında öğrenir.
Bağımlılık denen şey ise, Olric’in de deyişiyle, nefes almaya bağımlı olmamız gibi bir şeydir olsa olsa. Fark etmezsin bile, ama hep oradadır yaşaman için, özünde ve içine içine.
Sevmek misal.
Özünden olmadığında, hele hele eylemden muafsa, kendini çürür, yanındakileri çürütür.
Moru sevmeyen insanları çeker kendine, iter onları, sahiplenir ya da en kötüsü, gider onlardan.
Uzaktaki bir yaban atını izler gibi bakar geçmişindeki aşkların şimdiki zamandaki düşlerine. Yakından dokunmuş mudur o ata, konuşmuş mudur o tüylerin doğayla birleştiği yularsız devinimlere?
Biilinmez.
Halbuki hayat çoğu zaman zihinde değil. Eylemdeki o akışkan düzlemde. Zamanımızı en çok geçirdiğimiz, en çok iletişimde bulunduğumuz insanları düşününce kendimizi daha çok görürüz, tamam.
Ya göremediğimiz ama ona ‘sıkı sıkı sarıldıkça’ dünyayı gördüğümüz, dünyanın dışına çıkabildiğimiz o ruhlar? Onlarla ne yapmalı, onları zihinden çıkarıp eyleme nasıl koymalı?
Boşverin bunları. Tutunun o tip ruhlara, sıkı sıkı. Sizi götürecekleri yere kadar da tutun nefesinizde hem kendinizi hem onları. İçinizde zamanın durduğu anda bir şeyler görünür ya, bence hayat denen şey de özünde o şeylerdedir. Aynı dünyalara gülmeseniz de, onlarla aynı dili konuşmasanız da direnin. Yaban atlarını ehlileştirmeden, gözlerine baka baka koşun onlarla yan yana.
Kullanmayın o dirimli tenleri.
Direnin, hem onlara, hem kendize, hem de dışınızdaki yer çekimlerine.
O zaman belki, ne bileyim, belki de en çok o zaman, tutsaklıktan çıkar tüm varlığımız. Hem ne gerek var aşık olduğunu sevmeye ve sevdiğine aşık olmaya? Denge güzel bir şey; ama içini aç bıraktıkça, içindeki ‘kontrolsüz’ şeylerle savaşmaya başlamaz mı insan?
