Ellerime bakıyorum, küçücükler.
Sana bakıyorum. Zorladıkça kopan ipler gibi kayıp gidiyorsun benden. Zihnim, bir günah gibi karanlık, köşe bucak insan gölgeleri arıyorum.
“Demek ki bir yerde güneş var, ışık var, kaçış var,” diyorum kendime. Yine de gıkım çıkmıyor.
Kaosun içinde, yumuşacık bir haldeyim. Böylesi devinimlerde hafıza iyi gelir, hafıza şimdiyi yeniden diriltir. Gölge bulamazsan, sana eylem verir.
Ben de öyle yapıyorum.
Üzerine şarap damlamış sayfaları, salça lekeli Kontrbas kitabını düşünüyorum mesela. Verilememiş Zorba melodilerini, Londra’daki Virginia Woolf evlerini, Duino Ağıtları’nı, Yaşamın Ucuna Yolculuk‘u. Rilke’nin kitaplarının ön sayfalarına dolma kalemle yazılmış sözleri, Kadıköy Boğa’nın yanında “#direnmavi” yazan yerin davetkârlığını, Arter’deki “Kadın mı, erkek mi, aman banane” heykelini, Somay’ın bir şeyler eksik eserini… Pavor nocturnus ya da delikli uykuları, kendi kendine mırıldanan o yüzsüz palyaçoyu, en kırılgan yerlerinden beni döven aşklarımı.
Derken kaos diniyor, eylem mavi. Fırsat bu fırsat sıvışıyorum bu ‘kendime ait olmayan’ odadan. Sonra tekrar ellerime bakıyorum. İp durdu mu, yoksa elim mi aynı hızla hareket ediyor, bilemiyorum.
