..

Çıplaklığın kahverengi

Sana karşı ruhumun savunmasızlığını hissediyorum. Kırmızıyım. Açık kırmızı.

Bu duyguyu nasıl anlatırım, bilmiyorum; öyle tatlı ve kendine özgü ki… Maskeler yüzyılında doğallık, palyatif kaçışlar yüzyılında içten içe yaşamak çünkü. Böylesi anlarda acı denen şey huzura, oyun denen şey yeşile dönüşüyor. Tıpkı Vita ve Virginia’nın mektuplarını okurken zihnimde yarattığım filmler gibi. Beni en çok, “Yaşam, hassaslıklarımın nasırlaşması” diyen o botanik aşığı kadın anlıyor muhtemelen.

Nasır iyidir, sen “Giyinme,” diyesim geliyor o kadına. Hani biraz da sana benzeyen kadına. Çünkü henüz erken. Henüz o kırmızıya yeşil katıp, çıplaklığın kahvesini yaratmadık, henüz nasırlarımız içindeki dirimlere dokunup yaşam katmadık.

Aşk ve arzunun sık sık yer değiştirdiği, bu ten rengi zamanlardayım anlayacağın.

Günahım tanrısız, ama senin tenindeki terleri tuzuma karıştırmakla iyi bir mümin olduğum aşikâr.

“Ya erken ya da geç kaldınız, birbirinizi de yanlış anladınız,” diyen dostlarıma bakarak, aşkın zaten bir zamanlama hatası olduğunu söylemek istiyorum bugün. Önemli olan, sana denk gelen zamanlarda soyunabilmek; önce kendine, sonra birlikte olduğun tenlere ve en son da o nasırlarına.