Zorba kitabındaki kadar olmasan da, zalimsin. Bana “Yazma,” diyorsun, “Yazma işte, bana açık açık yazma. Kapalı yaz, oyunlar oyna. Böylece kedinin tırmıklarını kimseye atamam. Schrödinger’in kedisi gibi bir var ol, bir yok ol; hep bende yaşa ya da hiç yaşamamış gibi öl,” diyorsun.
Diyemem. Bunu diyemem.
Ruhumun palyaçoluğu ve ölü sevici kedi avcıları arasında, dipdiri dururum işte burada ama yalan söylemem. Yıllar geçer, yollar tükenir ama hiç olmadığım kadar güçlü nasırlarımla gelirim yanına. Gelgitlerle ama bir türlü bitmeyen gelişlerimle. Mavi kokarım, okyanus kokarım, beyaz kokarım.
Bugün olmasa bile yarın, mavime denk bir taş ve yeşil bulursan gel diye dua ederim Tuz Tanrısına.
Sen duymazsın. Çünkü duymak istediklerini diyemem. Ama yazarım. Duymak istediklerini duymak istemediğin zamanlarda yazarım. Aradaki o yıl kaymalarına da aşkın fıtığı der, omzumu dik tutar, kendimle öyle oynarım.
Ama sana dokunmam. Seninle olan zamandan duvarlarım yıkılana kadar seni o turuncu Klimt Öpücüğü boyunca hatırlarım. Seni, bu paçavra, bu nanikli ve sahipsiz piçliğimle gönlümde saklarım. Sen bir Karadenizliye yakışır gibi yeşil sevmeyi öğrenene kadar da ses etmem.
Yol-suzluk ülkesinde han-sızlık yaşadığın bu yılları silip sana dokunarak yaşarım. Yarım kalmış kağıtları üst üste dizip, sana oradan bakarım.
Anlayacağın, “Hadi, maskelerimi çıkardım, sen de nasırlarını unut,” dediğin güne kadar halimiz budur. Bir başka hayatta ve bambaşka rollerde görüşene dek…
Mayıs kal.
