İnsanlar, senin onlarda hissettirdiğin duyguları sevmeye eğilimlidir. Oysa duygular, baharda açan beyaz çiçekler gibidir; belli bir dönemde beyaz ve pembe, geri kalan zamanlarda ise yitip gitmiş, o renklere yabancılaşmış yapraklar gibi yok olurlar. Duygular geçicidir; bir dönemin yeşermemiş tomurcuk çığlığıdır.
Ve şimdi, yazı sonbahara karıştıran bu günlerde, artık duygularımızla değil, şemaları olan insan halimizle yaşıyoruz. Büyüyoruz, tomurcuklarımız kemiğe, hislerimiz düşüncelere dönüşüyor. Eğilimler desen, vesvesesiz safsatalar çağında çıkarımlara evrilmiş çoktan. Narsist yanlarımızı başkalarına yamamış, projeksiyon makinesi adında yeni kabuklar icat etmişiz.
Öyle ya da böyle hislerin tomurcuklarından öte rengi bir ruhaf turuncu olan bir döneme geçiyoruz işte. Herkes cam fanuslara girme derdinde. Dedim ya, sonbahar geliyor; duygulara hesap verecek değil, onlara hesap soracak yaşa geliyoruz çünkü. Üvey evladımızı yitirmiş gibiyiz. Ruhun kendine göre olan takıntılarıyla oynamayı bırakmışız.
Kendimizi bırakmışızdır aslında.
Şartlantılaşmış reflekslerle yönlendirilmiş amaçlar arasında bir yer bulmuşuzdur. Kabuklu ve abuk subuk bir karakter inşa etmişizdir. Hadi kimlik diyelim. Tak tak tak vurarlar sınırlarımıza.
Camlı bir fanus.
Kimse yok mu? Var, ama dokunmuyor. Yok, çünkü var oluşunu susturuyor.
