Senden geçmek, ne güzel bir dur emri; ölüm, ne güzel bir düş.
Ben ise ortada üşüyorum.
Ölü teni gibi soguk bir gün. Isınmak için, sensiz okuduğum onca yazı, onca makale yetmiyor bana.
Arkada Blue Raincoat çalıyor. Cohen.
Az biraz sakinleşmek için, bir sürü mektup yazıyorum. Dostlara, “yaşayanları” paylaşıyorum. Kendime, ölüler evinden anıları.
Gelen mektupları okuyorum.
Büşra’dan sana gelen kartlar gibi nicesi değiyor yumuk ellerime. Bazılarını tanırsın, bazılarını tanımak dahi istemezsin. Çoğu hissiz, giyinik, kaçak ve yarım yamalak. Bana degil, kendilerine yazıyorlar. Seninle değil, postmodern iç terapistiyle konuşuyorlar.
“Onlar” yerine sana ya da bana gelebilecek onca mektup, onca kelam, onca kart, tam buramda büyük bir basınçla sıkışıyor. Senin benim içimi uyarabilme özelliğini anımsayıp, daha da büzülüyorum.
İçimdeki yokluğun tansık bir varlığa dönüşüyor.
Somut bir ölü. Soğuk. Tak tak dokunuyorumm. Nefesten mahrum bedenin uyanıyor ve konuşuyor benimle geceleri.
Ama ben, bu soğuk yaratığı değil çıplak sıcaklığını stiyorum. Keşke, bu gudubet ölünün gözlerinden fırlasa gecmiş ve dirimli bir şekilde karşımda yeniden canlansa “şimdi”. Kırıcı cümlelerin ya da inkar dolu bakışların bile yeterdi icimdeki kelamı diriltmeye. Isınırdık yine, çelişki dolu sevişmelerle.
Neyse ki, yorgunum bugün.
Sabah iki saate yakın yüzdüm yine. Ilıktı su. Güneşi görmedi tenim. Yüzerken seni düşünmediğimi fark ettim. Gülümsedim yokluğuna. Çünkü, yokluğunun var olmadığı anlar peyda olmuştu an’ımda.
Neden bilmem,o andan beridir hep üşür oldum.
