Sayfalarla oynarken fal bakıyor gibisin, Lotus.
Bazen kelimeler de kartlar gibi açılıyor, her biri başka bir anlam taşıyor. “Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli” dediğinde, içimde bir şey kıpırdıyor. Bu cümle, hem acı hem de bir o kadar huzurlu; seninle olan her şeyin derinliğine dair bir iz. Unutmuş olamam seni. Derinlemesine yaşadığım bir iz var, hatırlatıyor. Ama seninle yazmak bir tür yeniden buluşmak gibi oluyor. Birhan’ın “kısa açan çiçeği” diyerek seni tanımlaması… Bunu duyarken seninle örtüşen bir şeyler hissediyorum. Üzerine alıp almadığın, başka bir soruya dönüşüyor bence. Çünkü bazen, bir kelimenin yükü, sesini bulduğunda doğru anlamını taşıyor.
Sonra… bahar, Kybele ve ‘tekrar sana’ kelimeleri yine sana dair olanı getirecek.
Asla tamamlanmayan, hep bir devamlılık arayışı. Sen üzül, ben yanlış anlayayım, sen kork, ben gideyim… Bu bir tür kısır döngü gibi olsa da, bence hayat tam da bu hareketin içinde gizli. Ne eksik, ne fazla.
Sadece akış.
Tıpkı rüyandaki gibi, bir gün o köy evine uğrayacak gibi hissediyorum. Seninle, orada bir başka zamanın parçasıymışım gibi.
İstanbul’a kar, Barcelona’ya yağmur değdikçe, iki şehirdeki farklılıklar, duygunun rengi gibi çoğalıyor. Hiçbir aşk, sana duyduğum mavi gibi çoğalmıyor. Bunda bir sır var belki de, her şeyin ötesinde.
Bilemiyorum.
Bugün de sebebim oluyorsun, onu biliyorum ama.
Zihninde gezindiğim, sesini hatırladığım, biraz kaybolduğum ama her an seninle olan dünyada sebebim olmakla bir yerimde tamamlanan her yeri sevgiyle selamlıyorum.
Berg.
