Sevgili Yağmur,
Geceyse, “iyi geceler” diyorum, gündüzse “günaydın”.
Nasılsın? Bugün iyi misin? Yoğun musun, uykulu musun? Yanımda olsan, bana sütlü bir kahve yapar mıydın?
O kahveyi sana bakarak içmeyi dilerdim. Gözlerin, ruhumun korkan yerlerinde, ilk kez açıldıkları yerlerde ve ilk resimlerimizi insanlığımıza, sanata ve sanata dair orada çizerdik. Lascaux mağarasındaki o bizonlar gibi. Bardağını sıkı sıkı kavramak isterdim, küçük ellerimin gücü yettiğince. İnsanları avladığı heyecanların adına, dini ve doğa ile barışçı başlar kurması adına çizebilirdim mesela.
Senin benim doğam olman gibi, kelimelerle heyecanlarımızı çizmek.
Ruhumda keşfetmediğimiz her kapalı oda, kilitli bahçe…
Sanki cennet, mahkum duygular adına.
Bugün seninle ibadet edeceğiz. Bugün, Hristiyan mabetlerindeki dua koltuklarının önünde, deli olmuş aşınmış diz çökme süngerlerine oturacağız. İnsanlar çığlık atacak dışarda ama üreyen kromozom düşünceleri olacak sadece. Biz değil, insanlar bölünecek ama yanılgımız gibi sensizliğimize olamayacak.
Ruhunun çekirdeğini görüyorum bugün Yağmur, yarakların tarlası gülümsüyor bana.
Ellerimi açıyorum, sıkı sıkı yumduğum seni bırakıyorum toprağa.
Kapatıyorum içimdeki sana dair dünyaları. Üşen damlalar da üremeye başlıyor işte, tam o anda.
Sonsuz ve anlık.
Benim ılık yağmurum, “benim kelimem ne çalıyor bugün?”
Benim kelimem, uslak ve eski Lizbon sokaklarının arkalarından sıkışıp döküyorum, fado çalıyordu arkada.
