Sevgili Yağmur,
Sana bunca sakin içim, durgun yeşil bir göl gibi yüzeydeyim. Çarşaf gibi kokan bir dinginlik bu. İçimde bazen varmışsın ya da yokmuşsun gibi. Demek böyleydim sende.
Tuhaf.
Böyle anlarda, hadi adına dengesizlik diyelim. Senin bir hayal olduğuna inanıyorum, tıpkı bir zamanlar sende olduğum gibi. Senin gibi sessizliği “unutulaşa emanet” bir hıyanet olarak görmüyorum.
Belki ki gördüğün şey, bu sayfalar, ruhumun vajinasından doğmuş ama sahiplenmediğim çocuklar kadar gibi şekilsiz kalacaktır.
Öyle ya da böyle.
Sokaklarda asarından evden eve serpişmiş iplerin altında ip atlayan iki kız çocuğu sayarım bizi. Birbirine daha varlık zaruridir ya. İşte o üşüyen çocuk, ha ben yaratmışım, ha sen han sokaktan bir yerden gelmiş biri, ne fark eder Yağmur?
Öp atladığında sonra…
Çocuk ruhuna en yakışan eylem gibi değil mi bu? Bizi yaşamak adına eylem olarak itaatsizlik. Koca bir büyükler alemine, koca bir topluma dair. Başka dünyalar da görmek, tereddüt ediyorum. Bunca saçma sınırlı sorunu yaşamak yerine, başka sorunların da tadını varmanı dilerdim. Sabah namazına kalkmış müminin uykusuz gözleri gibi ruhumun akışkanlık yitimini unuturdum o zaman. İmanı gibi soğumayan yanım sana dair kalmazdı.
Bakalım yıllar sonra bu hikâye neye çıkacak?
Bu defa sen yoksun, ben de yokum. Bu sayfa bedenim tarafından sürüklenen bir ruh ve ona itaat ettirmeye çalışan bir akıl var.
Duygularım nereden?
İnsansız hava sahasının huzurlu ve güvenli yılları bunlar.
Ama nedense, belki de hatta bu yüzden, insanlar öbek öbek ruhumda. Çoğu anonim halk türküleri gibi ağlamalı ve çiçekten, çoğu dağlar delmiş ve sessizliği eyleme dökmüş aklar gibi huzurlu, bilgece denir özlem.
Kim özler ki bir insanı bedeni kılığında?
