Böylesi geceler sonrasında usulca yanına gelmek istiyorum.
İçimdeki tüm serseri, gezgin, yollara düşkün, ‘anormal’ yanlarımı yatağın hemen yanı başında bırakıp, başının yanına uzanmayı diliyorum. Nefes alışlarının düzenine dalıp, elini koyduğun yastığın halini izlesem ve elimi yanak hizama koyarak sana gizli bir yoldaş gibi baksam, beni tanır mısın?
Tanımazsın.
İçine dalıyorum; korkusuz bir Alice gibiyim, ölümsüz bir aşkı izlercesine . ‘Daha nice yollar önümüze uzanır’, der gibi. Daha nice insanlar bedenime yaver olmayı bekler gibi.
Ama sen…
Kelimelerimin en eş sevgilisi, sevgimin en saf kelimesi, eşleşmemiş anların yitik iki hecesi… Sen uyuyorsun. Sakin bir şekilde nefes veriyorsun işte.
Şimdi çıkıyorum içinden.
Gördüklerimi söz veriyorum, kimseye söylemem.
Suretsiz bir tiyatro grevi gibi kalır varlığım. Yok olduğunca yanında beklerim geceleri. Yatağının yanında, sol başında sen, sağ avurtlarında saklanan nemli bir ben. Ellerimi kesip koltuk altına saklama arzumu bile göstermem. Yüzüne şiirlerini dövmemek için dilimi ısırırım. Baştan aşağı sana yazılmış kelamları yok etmek bile geçer içimden.
Yeter ki sen ölme.
Gerçi, seninle tanıştığımda ölüm, hayatına yeni girmişti. Hem de feci bir şekilde. Sonra, o ölümün tohumları arasına beni de koydun. Hâliyle, ben sende aslında ölü doğdum. Oysa o zamanlar, yaşam doğuran bir çocuktum henüz. Kendim dahil her şeyle oynuyordum. Ben senin ölümünde doğup öldüm; sen ise benim yaşamımdan ötürü kendini gömdün.
Ben ölümle tanışmamıştım henüz. Ama senin sevgi dilin ölümdü, gidişlerdi. Öyle ki beni bile gitmelerimde daha çok sevdin. “Nasılsa gider,” diye bekledin, ama gitmedim. Çünkü bende ölüm yoktu, zaman yoktu. Benden zamansızlığı istedin; verdim. Hâliyle senin çelişkin oldum zamanla. Senden gitmeyişim seni darmadağın ediyordu, içindeki sevgiyi ikiye bölen kaoslar yaratıyordu. O yüzden, gelmelerim yıkım, gidişlerim düzen oldu. Varlığım kaostu, yokluğum aşk. Tanıdığın bir dilde, aşk…
Ne yazık ki bende işler böyle işlemiyor. Ben yaşamı tanırdım, ölüme uzaktım. Fiili ölülere şiir yazmazdım; yaşarken de ölümlülerden anlamazdım. Bana sevmeyi öğret demiştim, ama sen bana kendi morluklu sevgini öğrettin.
Artık bir araya gelme umudum da yok. Herkes alacağını aldı; hesap kapanalı çok oldu. Affettik boşluklarımızı. Ölümüm sende katı bir ölü: ölmüş bir ölü. Varlığı mide bulandıran, geçmişi dirilten bir ölü.
Sen bende dirisin. Bu, sapkın bir varlığımdan ya da takıntılardan değil. Sadece renkleri böyle gördüğümden. Sen bende mor bir ölüm değilsin; bir menekşe rengi…
Çünkü saklamadım kuşları. Kil dağıtıcısı ya da bakıcısı da olmadım. Göğsümdeki kuşlar büyüdü, öbek öbek ve açtığımda gömleğimin üst düğmelerini uçuşuverdiler umarsızca, ama kendi kanatlarıyla, bilinmez diyarlara. O yüzden bu satırlar, ne idüğü belirsiz türden bir kuştur sana.
Sadece sana yazılmış.
Hiçbir amacı yok, benim gibi biraz.
Hoş bir seda ve güzel bir büyüden başka bir şey vaat edemem, ne kendime ne sana. Akdeniz’in ılıklığını kucağına kondurmaya niyetli bir kuş gibi tutarım işte bunları.
Adımızı hiçbir kelam koyamasın diye susarım.
