Sağ gözüm yanıyor, sol gözümün özgür kalması gibi. Sağ tarafımda bir kahve, boş ve gitmeyi bekliyor; sol tarafımdaki telefonun çalmak istemesi gibi. Sağ tarafımda ayna, bana benziyor; sol tarafımdaki fiş hesap istiyor. Sağ tarafımda paltom, yorulmuş ben kokuyor; sol tarafımdaki küllük boş, dileniyor.
Karşımdaki kız bana bakıyor, karşılıklı gülümsüyoruz birbirimize.
Atkısına dilini uzatarak oyun oynuyor, yazarken dilimi çıkartarak ona cevap veriyorum. Annesi, burnunu karıştıran kızına “NO!” diye emrediyor. Kız pembe-gri ayakkabılarıyla gülümsüyor, babası hesabı ödüyor.
Karşımdaki 5 numara çocuk ile 1 numara boylu kız kalkmış çoktan, yerlerinde yeller esiyor.
Kız şekerle bir olmuş bana bakıyor, solumda.
Yansıması var aynada, sağımda.
Kadının dikkatini çekiyorum fotoğraf çekince, arada dönüp bana bakıyor.
“Seni çekmedim,” umursamazlığındayım, her zamanki gibi.
Ummaktan türeyen umursamazlıkta… Paris’i akşamüstüne doğru, turuncu bir gökyüzüne doğru sallanırken boşlukta salıncağında bıraktım öylece nehir kenarında.
Üşüdü mü bilmem, hırka getirmedim yanımda. Sıkıldı mı bilmem kalabalıktan, takip etmedim gün akarken. Paris, hadi biraz yalnız bırak beni. Gidip de okuyayım gözlerini.
Ohh, St. Michel’de cam kenarını da kaptım Starbucks’ta.
Kapitalizm kahrolsun filan diyoruz ama yine de en iyi yerler buralar. Nerede görsem McDonald’s ya da Starbucks’ı filan, tamam diyorum, merkezi bir yerdeyim.
Kaybolmadım merak etme, açlıktan da ölmem
Şaşı
