..

Turuncuydu kapa

Sabah erken kalkıp yola koyuluyorum. Louvre’a gidiyorum.

Surattaki ve vücuttaki ifadeleri iyi vermişler. İnsan heykellere hayran kalıyor.

Rodin filmi geliyor aklıma.

Küçük bir çocuk Claudie’nin heykelleri yapmasını izliyor. O sırada kadın biraz delirmiş durumda. Heykel şekillendikten sonra çocuk gelip kadına soruyor:
“Bu taşın içindeki insanları nasıl gördün?”

İşte, bu heykelleri görünce de benzer şeyler hissediyorum. Hoşuma gidenlerin önünde uzun süre bekliyorum. Mısır, Afrika, Hint, resim, sanat, kolye derken saatler geçiyor. Ama Louvre genel anlamda ilgimi çekmiyor. Sanki kendilerine ait kültürleri alıp ‘ben’ diye koymuşlar. Sonradan görme bir zenginlik. Hiç haz etmem bu insanlarınve kültürlerin ‘mış’ gibiliklerini.

Öyle ki, resimleri kopyalayan kibar ressamlar daha çok ilgimi çekiyor.

Ne farklı var ki kibar olmak ile ince olmanın?

Biri toplumsaldır, ki bilirim ben toplumsal olanlardan değilim. Ya da henüz toplumumu bulamadım diyelim de kimse üzülmesin. Görgü bununla kurulur, norm desen o da. Kibar olmaktan bahsediyorum tabikisi, çünkü insan olmadığın şey için ayıplanır hemencecik. Normalde yapacağın şeyleri bu tip normlarden dolayı yapamazsın.

Peki incelik?

İncelik çatalla yemek yemeyen birisinin karşısında senin de elle yemeye başlamandır bence. Burnu akan birine peçetesizliğin acizliğini göstermek değil, yolunu ve yönünü değiştirip onu kendine bırakmaktır.

Üzerime bakıyorum, ı ıh, kabayım.

Çünkü üzerimde yapış yapış İstanbul parçaları var.

İstanbul, özgür bir şehir. Bir Siene nehri kenarında oturuyorum, bir de Boğaz kenarında. Boğaz, bana sınırsızlık veriyor. Nehir ise, daha asil ama daha kısıtlı bir yaşam tanıyor. Tıpkı birinin atla ovada koşturması gibiyken, diğerinin saray avlusunda tin tin binmesi gibi.

At aynı olsa bile.

İstanbul ya da Paris gibi güçlü şehirler, üzerime derin bir rüya gibi biniveriyorlar. Tüm gece beni etkisi altında darmadağın eden ama sabaha uyandığında hiçbir şey olmamış gibi yaşama devam ettiren rüyalar gibiler. Vurup kaçan şehirler bunlar. Şöhretleri bilindik, bu yüzden burnu havada hepsinin. Biliyorlar herkesin onları bir şekilde tanıdığını.

Adımlarını da ona göre kıvırıp atıyorlar ve attıkça kalabalıklaşıp grileşiyorlar.

Şehirler, insanlarla kirleniyor.

Ne ironik.

Yaratıcılığın aynı zamanda bir kötülük kaynağı olması gibi.

Gerçi şaşılacak bir şey yok; gerçeği anlarken tek çözüm belki de Şeytan’ı anlamaktan geçiyor. Kötülükleri yamayacak bir günah keçisi olarak Şeytan, kadın ya da yıllanmış böcekler ile rahatlarız.Böylece Tanrı da temize çıkar, sen gibi müptezeller de.

Ama biz şehirlere ve pisliklerine dönelim.

Şehrin pisliğini turist ve göçmene yamadık mı, hesap kapanır. Viyana’sından Cadiz’ine, Paris’inden İstanbul’una benzerdir süreçler. Yürüdükçe içimde duyduğum sesleri bastırmak için, ayağımı zeminde bir böcek öldürür gibi sağa sola çeviriyorum.

Şeytan!

Kötülüğü sana ithaf ediyorum.

Kafamın böcekli gibi yazıyorum, Milena uçuyor cennete.