İçimdeki kelimeleri yan yana dizmeye üşeniyorum.
Belki bu ülkede birkaç haftadır yaşamanın verdiği o “Ne yapsam anlamsız, yersiz,” furyası işliyor damarlarıma. Belki bir döneme öncesinde, arkadaşlığın, dostluğun, aşkın, kariyerin, ailenin anlamsızlığı içindeki bir kaosta bunalıyorum. Bir yanım birey, bir yanım sosyal bir hayvan ikileminde kalıveriyorum işte.
Ne yazık ki, bazı ruhlar bulamıyor toplumda kendine ait bir yer. Belli ki onlardan biri olmanın tatsız gururunu yaşıyorum. Belki de bu yüzden, toplumbilim içinde doktora yapabiliyorum. Tıpkı ruh hali bozuk olmaya meyilli insanların kendini anlama serüvenini psikoloji, psikiyatri gibi alanlara yöneltip, üstüne bir de ‘uzman’ olması gibi, ben de toplumsal yersizlik serüvenimi anlamak için toplumu araştırıyor, sosyoloji üzerine ‘uzman’laşıp, kendimi ve dışımı öyle idare ediyorum.
Bazen sosyoloji üzerine çalışan eski bir arkadaşımın, toplumda yer bulacağı kurumlara (evlilik, aileden uzak bir yaşam kurmak gibi) girdiğinde yüksek lisansını bırakması gibi çelişkili bir kolaylığı da görmüyor değilim. Ne gerek var ki, suyun içindeyken balık olmanın detaylarını sorgulamaya? Tıpkı çalışan insanların, beyaz yakanın, işçilerin kendi yaşam koşullarını makro bir bakışla görememesi gibi bir ‘huzur’u seçme neden bu kadar zor? Hatta çalışma güdülerini, tüketim yönelimlerini, kimliklerini filan sorgulamayı bıraıp, haşa, bunları bir koyun bilinçsizliğinde ama bir aslan gururunda yerine getirmeyi neden istemiyoruz?
Bir yerde huzursuzluk yaşayanların onu anlamaya çalışması ne büyük bir ironi.
Misal, yalnızlığı tapınasıya severken, yarattığım ona aşk kavramı ile şirk koşup duruyorum. Bu ikilem, beni çoğu zaman hayli şaşırtmıştır ve genelde, beklendiği şekilde, hayal kırıklığına uğratmıştır. Artık bırak başkalarına söylemeyi, kendime bile söylerken tereddüt ettiğim bir gerçek haline gelen ‘aşk için yaşamak’, ‘aşkla yaşamak’, ‘hayatta sadece aşkın seni yaşar kılması’ durumlarının yarattığı hayal kırıklıklarına bakıp, üstüne basmadan kenardan sıvışıyorum.
Kendime ‘İnsana hayatta en azından sağlam ayaklar ve dik omurga lazım, azizim,’ diyorum
Diğer bir deyişle, deneyimler insanın kendisini kandırmasını engelleyen büyük gulyabaniler. Ama unutmak lazım. Keza, 3-5 gün sonra yaşamaya devam edeceğim bu yeni ülkede, başka kaoslara ve daha’lı deneyimlere yelken açmak için ‘unutmak’ ya da ‘mış’ gibi yapmak gerekiyor. Bu, böyle olmalı. Zira yüzleştiğim kendim, yalnızlığına tapınamayacak kadar kusurlu, sıradan ve basit; kaçışımız yok.
Tanrı’nın öldüğü çağa yaklaşıyorum sanırım kendi insan tarihimde.
Muhtemelen yakın geçmişi yakında tüketip, şimdiki zamanıma gelmeme de ramak kaldı. Şimdiki zaman, yanı tırnaklarının içine dolan tırmanışlarım, kendim, öyle işte dediğim basitliğim avucumda. Atsan atılmaz, açsan düşmez. Sıradanlığımla barışıp, zamanı geçmiş ve gelecek arasında üleştirmediğin şeylere gebeyim.
Ne de güzel.
Şimdi, gecenin sessizliğinin ortasında, ailemle ülke siyaseti üzerine evet/hayır yarışması düzenlenmesinin ardından, yıllar geçse de aynı tas ve hamam ile yürüyen yaşamlar içindeki hâlimi düşünüyorum. Değişime tapınmanın yorgunluğu bu yaşadığım. Yalnızlığın değişmezliğine duyulan öfkenin içe vurumu. Ve işte şimdi, tüm bu yerel kavgaların içinde kendi yöreselliğimi anlıyorum.
Dünyanın neresine gittiğimde benim?
Geçmişi sildiğimde geriye ne kalacak?
Bir deli gibi sığındığım dramalarım olmasa, etten kemikten insanlığım onansa, üzerine ulvi anlamlar yüklediğim dostlarımın maskelerini iz yerlerinden tanımasam, güven bir nostalji olsa, iletişim ise kutsanan yeni değer, ben ne olurdum?
Son yılların gözde sorusu bu.
Kendi çevresimizdeki uyduları, başkalarının çevresinde güneş olma durumlarımızı, büyük anlamları, bireysel ideolojileri filan külliyen kenara atsak ne kalırdı?
Hey, gidi basitlik derdim muhtemelen, beni ve ruhumu soya soya onca şopar soyar. Yolun ortasına yaklaşmışken tüm gemiler ve biz sade ve tekken, insanlara kurt ama kendine maymun iken; içimizdeki hayvanat bahçesi edebiyatıyla daha ne kadar eğlenmeli?
İnsanın olamadığı kendisine elveda deme yıllarındayız.
İşte, biz de buyuz’un sistemsiz yorgunluğundayız.
Hamdolsun.
Gönül isterdi ki, ‘ile’ başlayan ağıtların ilk dizeleri brilikte olsun.
Şimdi tırnaklarıma bakıyorum da uzamışlar. Aralarına doldurmam gereken yeni yıllar ve insanlar var, en tazesinden. Sıkı sıkıya bana kendini çağıran sıkıntılar, ne ekersen onu biçersin sendromları.
Geçmişin silsilesinden kayıp ıslak bir muz kabuğu sinsiliği ile yoluma düşmüş tek tük hayaletler.
Sonrası işte deneyim.
Dost deneyimi, iş deneyimi, aşk deneyimi, yol deneyimi, okul deneyimi. Öylesine uzun bir sürü liste. Başıboş hareketleri ben’i çehreleyenler. Gece yine beni çağırırken, insan düşünmeden edemiyor.
Ailem dönmeyeceğimi hissetti mi gerçekten bu gece?
Dönüşüm bir vazgeçiş mi olur ancak kendimden, bir yenilgi, bir karanlık misali?Acaba hissettiler mi, benim gibi bazı ruhların tek yön biletleri aldığını, hep ilerlemek zorunda olduklarını, hep bir şekilde kendilerini başka yerlerde, ruhlarda, düşüncelerde devinmekle müebbet olduklarını?
Belki hissettiler, bilemiyorum, belki de biliyorlar. Yenilmiş bir gazi gibi dönsem evime, ve baksalar bana tarhana çorbalarıyla, son yıllarını huzurlu bir ölüme teslim etmiş olurlardı. Belki de dünyadan istediklerini, son şey olan varlığımı, uğruna feda edeceğim özüme takas etmiş olurlardı.
Belki vazgeçerim, belki. Ama daha değil. Daha yolumuzda okyanuslar var, fsa!
Gemilerin dümenleri ise taze cilalı.
Kafamda böylesi deli sorular, elimde tavşan kanı bir çay, ince belli; daha ne isterim.

Yorum bırakın