Ve işte, Paris kapıdan girdi.
İçeride bir koşuşturmaca, bir uğultu, bir sıraya girme çabası. Diğer kadınlar kıskanıyorlar onu. Ondan çok daha güzelleri var, çok daha alımlıları, çok daha zenginleri ya da zekileri. Bu salon, “dahalar”la dolu bir nevi. Ama asil erkekler, o içeri girince garip bir merakla başlarını girdiği tarafa çeviriyorlar.
Neden? İşte bunu anlayamıyor kadınlar.
Çünkü Onların yeşili andıran bozkır gözleri ya da turuncuya çalan saçları yok. Onların elini uzattığında dokunamayacağın bir bedeni yok.Paris… Bu garip, gizemli kadın bir rüya gibi. Hem gerçek hem değil. Hem dokunursun hem unutursun. Hatırlamak istersin; neresine dokundun, ne dedi sana, sen ne dedin ona… Ama hatırlayamazsın.
Hafızan silinmiş gibidir. Adım attıkça ondan uzaklaşmak adına daha da unutursun, daha da hatırlamak isterken…
Ve bu gizem, bu “gerçek mi, hayal mi” bilemediğin kadın, farklıdır. O kadar basit belki de.Öylece oturuyor, çocuğu solunda bir şeylerle oynuyor. Köpeği önünde kuyruğunu sallıyor. Emir vermek üzerine kurulmuş otomatik bir şey haline gelmiş. Yaramazlık yapma, oturma, elleme, gülümseme, koparma, zıplama, konuşma tarzı şeyler söylüyor sanki durmadan. Sanki olmak istediği insan bu değilmiş gibi.
Yorulmuş gibi. Kocası, bilemediğin bir yerde kafa bulurken, o çocuğu ve köpeğiyle ilgilenmek zorunda olan biriymiş gibi. Bakışlarındaki o dalmışlığı bir görseniz.
Çocuğu kağıda bir şeyler çizip anlatırken, ona bir şeyler söylerken, otomatik verdiği o cevapları bir duysanız, bu kadının içinde kaybolduğu boşluğu o kadar iyi anlamak için Fransızca bilmenize gerek kalmazdı
