Bugün sadece kendimleyim, sen yoksun, Marcel yok. Ama biz yine de onu düşünüp, birlikte geriye gidelim.
Önce aşkın eril ölümü dirilsin. Bundan bir sene evvel, sevgili Kibele, sevgilinin seni ite kaka soktuğu o buğranda, aşk koyunda boğuluyordun. Birinin bulutlarda boğulması misali.
Bundan iki sene evvel, bir yandan yeni iş, bir yandan yeni aşk mutluluğundaydın. Paranın cepte ve yaşamın, kasıklardaki ilk aşkı. Sonra yavaş yavaş oturmaya başlayan hayaller.
Bundan üç sene evvel, o aşk ile yeni tanışma dönemleri. “O güzel” dediğin adamla henüz yaratılmamış çirkinliklere gebeliğin bedeli. Dergiler, üretkenlikler, akan zaman.
Bundan dört sene evvel, kopuşların neticesinde doğan aşk. Lotus ve kelam. Tutku ve şarap.
Bundan beş sene evvel, met ve cezir. Huzurlu ve manevi bir şarkı. Şem ve Rumi. Kelamın bakirliğinin elinden alınması. Öncesi gençlik, öncesi annemin karnında.
Ya bundan sonra?
İki ya da üç ya da beş sene sonra nerede olacağım? Bir yandan Çek dünyasının bilinmezliği ile griyim bugün. Bir yandan Akdeniz’in renkleri ile ebrulîyim. Başka insanlar, kendi kendine güvenme duygusu, bir başka yalnızlık, başka bir dil, ana olamayan, baba gibi uzaktan seven, yorgun ruhları geride bırakıp gitmek için bir başka arzu içimdeki. Kırık kalplerin uçlarına basa basa, kanaya kanaya, ne diyeceğimi bilemeden, öylece bırakıp gitmek.
Çekip gitmek, anlıyor musun Lotus? Bazen diyorum ki, keşke sana bulaşmasaydım. Varoluşumu gidişinle belirleyen mide bulandırıcı, ıraksak forma bu şekilde sokmasaydım. Hâlbuki bambaşka bir dünya, cesur yeni bir dünya beni bekliyor. Al sana kaos, bilinmezlik, bilgi ve özgürlük…
Ama…
GAG kitabından. Şimdi, geçmişi anlamak için en geçmişe olabildiğince gittiğimde bile, büyümek denen şeyin saksafon gölgesinde serinleyen bohem bir bedeviye benzediğini düşünüyorum. Çöl gibi hissiz ve kapsayıcı bir müzik kaplıyor içimi. Yaralarıma tuz basma mevsimi. Hafızanın aramızdaki anlamsızlığına güvenerek zamanla kumar oynuyorum ama. Duyguların algılanmasında değil, yaşanmasında nefessiz kalıyoruz. Ölüm, hâlâ ölüler evinden anıları okuyor gibiyim. Hafif umarsızca, hafif duyarsızca.
Dün, üçe doğru gelirken burun deliklerimin soğuktan üşüdüğünü fark ettim. Bunca duyarlılık ve duygusuzluğu da beraberinde getiriyormuş, muhtemelen. Apış arası kokular bile yitirdi kendini. Arzu mantıksallaştı. Oyalanma tapınağından kaçmış Apollo! Vita diyor. Kesik kesik akan atardamar illüzyonunda, “Vita, vita, vita!” diye bitirdi mektubu.
Keza ne zaman yan yana olsak, gizlemeye çabaladığın sevgini bile onca kızgınlık ardında duyardım çünkü. Varlığımın senin ruhunda ne denli derinde olduğunu hissederdim. Ama bu zaman alırdı; benim gibi çocuk ruhlu birinin bu kadar derin mağaralara girmesi, bu kadar kolay girmesini beklemezdin herhalde. Ödüm kopardı karanlıktan. Korkusuzluğum şimdiki zamanıydı; hedefleri olan cesaretlere, bacaklarım bir türlü yemezdi.
Hâlbuki, sen cesur bir korkaktın. Gözümün içine baka baka sevmiştin çünkü beni. Göremedim. Senin özlememden ötürü şaşırmıyorsun, değil mi? Asıl benden neden bu kadar uzaklaştığını, bu denli mantıklı ve yargılayıcı, hatta yargılatıcı olmanı bu kadar geç anlamama şaşır bence.
Ama daha seni anlamama var, sevgili Lotus.
Önce benim duyarsızlıklarımın ve dengesizliklerimin seni nasıl korkuttuğunu anlamalıyım içimde. Senin kırgınlıklarını ve kıskançlıklarını hissetmeliyim. Belki o zaman, tüm bunları hissettiğimde… Belki o zaman ve galiba ancak o zaman, yeniden yan yana olmamızın bir anlamı olabilecektir. Yine de bu olsa da olmasa da, yaşattıkların ve saçmalamaların için müteşekkirim sana.
