..

İki arada

Hâlbuki hafızam kötüdür, bilirsin. Ama seni unutmam mümkün değil, bunu da bilirsin. Yine de bilmediğin şeyler var. Mesela, bazen bunca yeri seni unutmak, hatta senden kaçmak için mi geziyorum diye düşünürken buluyorum kendimi. İstanbul’dan bile senden kaçar gibi, öyle alelacele gitmiştim. Barselona’ya bir Colombus gibi gelmiştim. Mahcup ve şaşkın bir halde, kendi içindeki denizlere anlam bulamayınca başka kıtalara yönelmiştim. Barselona şimdiydi, ben demekti. İstanbul ise geçmişti, sen demektin.

Beni yıllardır kendisine bir arzu, bir tutku gibi çağıran Barselona’nın damarlarında renklerimi buldum. Kendi bedenimi tanır gibi yaşadım Barsleona’da, yaşıyorum ve yaşayacağım. Barselona benim evim, benim kendim. Zamandan ve mekândan kopuk bir dünya, bir düş gibi bildiğim.

Colombus, bunları yazdığım o esnada bana bakıyor; gözleri bıkkın, hatta bayık.

“Gitmedin,” diyor,

“Gelmedin benimle. Ters yönde giden bir serseri gibi, bırakmadım o İstanbul’daki müptezeli. Şimdi cebinde taşıdığın bir pusula gibi, giderken, en çok da Kuzey’e giderken yaşarsın o Özlem’i.”

Haklı, ne diyeyim. Ama Colombus’un o bayık gözlerinden ders çıkardım. Belki Batı’ya onunla birlikte devam etmedim ama Doğu’ya da dönmedim.

İşte yine Kuzey’e geldim.

Yoruldum, dinlendim, gördüm ve odama döndüm.

Seni çıkardım cebimden; fena mı oldu, bak işte konuşuyoruz. Dağlarda günlerce tek başına kalan ve bir süre sonra tek başınalıktan delirmemek için gördüğü halüsinasyonlarla konuşmaya başlayan o tırmanışçılar gibiyim. Onlar da biliyorlar ki, bu yeni insanların ve canlıların beynin bir oyunu. Ama “Tamam,” diyorlar, “delirmemek için bir hayale, ölmemek için kendi sidiğine bile katlanır insan.”
Hadi gel, barışalım müptezel hanım. Bakma bu bıdı bıdı her şeyi rasyonelleştirmeye çabalayan deliye.

Seninle konuşmaya devam edelim biz iki akıllı bıdık gibi.