Spor salonundayım.
Türkiye’deki genel kadın profilinden epey farklı teyzeler, ablalar. Enerjik, vücudunu bir spor değil de seksi dans objesi gibi esneklikle hareket ettirebilen bir hoca karşımda.
Yine soyunma odasında duş alan anadan doğma teyzeler, ablalar, bacılar. Kadınlar için çok bir cacık yok ama rekabetçi erkek dünyasında, hem penis şekli, boyu hem karındaki kaslar, kollardaki bilmem neler, bu kadar çıplaklığın olduğu dünya ne kadar ezici olabilir, kim bilir.
Bugün dostlara yazdığım mektupları postaladım, dersi ektim. Sonrasında Ruj Lekesi’ni okumaya devam ettim. Hani Guy Debbord’la başlayan, Ball ile, Oudi ile devam eden bu akımlar. Hiçlik akımının berisindeki asilik, yıkıcılık, özcülük. Genç yaşlarında aykırı ruh, değişim güdüsü ve enerjisi ile birçok şeyi değiştirmeye çabalayan Zürih’li delikanlılar.
Tüm o satırların Marc‘in dilindeki şiirselliğini okurken, bunları tartışacak, konuşacak birileri arıyorum. Bazı fotoğraflar çekip sağa sola atıyorum. Cevap yok. Boşluğa atılan nağmeler gibi. Tuğba’nın dediği gibi kendime yazsam diyorum; kendi kendime yazsam, ama cevaplarım kendi dünyamın bayatlığında olacak ve fikir zenginleşemeyecek.
Sahiplenmiyorum.
Vazgeçiyorum.
Sonra Mario’nun bu kitabı bildiğini öğreniyorum. İçimde ona karşı garip bir sıcaklık oluşuyor. Bilgisi ile beni şaşırtıyor, ya da öyle inanmak istiyorum. Acaba diyorum Hamushan ile ya da Özlem ile bir şekilde otursak konuşsak bunlar üzerine birbirimizi anlar mıydık?
Bilemiyorum.
Kendi içimdeki meraklı halimin bende yarattığı enerji ihtiyacını gideremiyorum. Merakım boyunda değil hareketlerim. Okumakla yetiniyorum. Bazen altını çiziyorum. Şaşırıyorum, bazı kelimeleri içime içime okuyorum ama merak ettiğim pek çok şeyi araştırmıyorum.
İsimlere bakmıyorum, resimlere, ya da ismi geçen eserlere, müziklere. Belki kitap küçük bir ansiklopedi gibi olduğundan, belki kafa dinlemek için okuduğumdan bilmiyorum.
Önceden bu kitaplar ağır gelirdi. Hatta Ayrıntı Yayınları, bu kitabı Ağır Kitaplar serisine koymuş, ama burada benim ödülüm gibi bir şey. Ağırdan öte, hoşuma giden, hafife almadığım güzel bir yanım gibi saklı gizli.
Hiçliği seviyorum. Hiçlik her şeylik gibi. Bu beylik beylik konuşan genç adamların 20li yaşlardaki bu yıkıcı enerjisini saygıyla karşılıyorum. Var olan kuralları devirmek, var olan dışına çıkmak, özü sorgulamak, yapmak, cümleleri dağıtıp öze yaklaşmak.
Ah yaş ilerledikçe, buna yaşlanmak da diyebiliriz; neticede dünyanın absürtlüğü kişiyi daha da pasifleşmeye itiyor. Dünyadan eli ayağı çekecek kadar dünyaya ait olmadığımdan, ne yardan vazgeçebiliyorum ne serden. Üsküdar’da, Bağlarbaşı’nın arka sokaklarında bisikletle Kadıköy’e gittiğim günleri hatırlıyorum şimdi belli belirsiz. Bacaklarım ruhumu taşırdı o günlerde. Sırtımda ise aşklar taşırdım.
Ne zordu.
O günlerdeki Sibel şimdi bana yabancı, hatta aslına bakarsan yabani de.
Bazı anlar tanıdık geliyor, bazı anlarda rahat değil ama kendim hissedebiliyorum. Nihayetinde hepi-topu oynadığımız çelik çomak, bize kalan ise mülkiyetine sığındığımız çocukluğumuz ya da E.’nin dediği gibi, mülkiyetini yaratıp sevip kokladığımız şeyler sorunlarımız oluyor, bizse ola ola kendimize mülteci.
16 Şubat 2015- Pazartesi.
Montjuic, Barcelona
