..

Yansımalar

Yaşanılan zaman yitik.
Ve kıyılara çarpa anılara dair tek vurgun,
günler;
ki içinde yürüyorum, durmaksızın.
Rutubet kokuyor adımlarım,
ellerim boşlukta sallanıyor,
arzum yorgun, dokunmak istiyor ruhuna.

Boşluk ki,
kelebek yıllara vurgun bir çınlama kulaklarımda.
Ürperiyorum,
küsümsemeler toprağında mülteci bir şımarığım yine,
istemsiz, bilinmez bir dilde senli mırıldanmalar ile kırmızı yanaklarım.

Kimse tanımıyor beni,
cümlelerim havada katılaşıp düşüyor parmak uçlarıma.
Yürüyorum, ezdiğim senli benli üç beş hece kırığı iken.

Tanrı,
adı muhimsiz bir yerde kıkırdıyor.
Göbeğimde hüzünlü iki kuşa emredip,
ilkini senin biçimli ellerine yolluyor,
damarlarının kasvetli maviliğine konsunlar,
öpsünler dile kabarmışlığından.

Diğerini yalnızlığa emanet ben hayaline.
Paradoksal bir ruhun kozmozdaki düzenine.

Bir rüzgar geliyor,
eylemin tanrısallığı ağırlığınca bir rüzgar,
ki ılık bir Akdeniz hissediyor
avuçlarıma yumduğum.

Tırnaklarımı geçirdiğim yerden,
tutunum, bakıyorum sana;
düş yazıtlarımı topluyorum topraklarından.
Çoğu kurumuş, verimsiz, yerleşikleşmiş.

Zamansız anılar ekmişim gözbebeklerine,
bakıp göremedikçe beni büyüyen.
Sonra ceplerimde iki üç tablet,
boyumca midillilere binip yürüyorum.
Bağ bozumu düğümlerden geçiyorum,
kırmızı gün batımları ki ılık,
koca bir şehir ki sana mülteci,
onca yılla savrulmuş.

Elimle yokluyorum,
oradasın.

Diri, sıcak ve bitirimli.
Ürküyorum kendimden,
bunca sevgi taşıyan su mataram ağır geliyor.
Bunca yollara dikilmiş derisince acıdığım sen,
yoksunluğunu zamana sığıntı bırakıyorum.
Yokluğunun gölgesi dinlenme hanlarım,
kırık ve kesik yaşamım sende.

Ölümlü halim yazıyorken seni,
ölümsüz halim sağırlığın içindeki anlam.

Bir zamanlar,
meşhur bir zaman tüccarı tanırdım.
Her gece tana ramak kala,
yerin dibine giden atarabasıyla yollanırdı,
kesik, kurumuş, biçimsiz tekerleri,
ritimsizce tıkırdardı gece boyu.
Tozlu ruhlara sevdalıydı,
onlarla dokunmak için büyütürdü kölesel düşlerini,
kum tepeleri arasına gömülü,
başları yitik bedenleri tanırdı hemen.

İmgeler boyun eğerdi ona,
o an.
Gün doğumuyla sallanırdı küpeler,
ve o,
ruhun aşka köleleştiği yerden tutar,
çıkarırdı onları yerli yüzlerine.

Sömürünün talanca diktatörlüğüne vurgun,
onlarca ruh,
inlemeler gelirdi sinik sinik,
ve tüccar,
her bir fısıltıyı okur, çizgelerce öperdi onları.

Bir zamanlar,
meşhur bir zaman tüccarı tanırdım.
Öptüğü yerlerde güneşi doğururdu geceleri.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.