“Çevreyi tanımak değil, duyguları yaşamak gerekir” diyen Pavese ile birlikteyiz.
“Haklısın,” diyorum, “insan bu dünyada kendi gibi insanlar olsun ister; bulunca da çıtırdayan bu kardeşliği olur olmaz besler.”
Çok insanca, olağan bir duygu bu. Onca şairin mısrasında, boşlukları tozlu raflarında, babanı, aşklarını, kayıp ya da yitik düşlerini ararsın. Şaşırmasın. Belki yakında seni anladığını düşündüğün insanlar için savaşman bundandır. Ama dünya nasıl katman katmansa, algı da öyledir; ya da söz, sözdür.
Ne yazık ki “sen” konusu yanılttı beni.
Senin de içinde bulunduğuna inandığım o özgür, o bahçeli, o geniş ve yeşil dünyayı, o çepeçevre evrenin yok olmayan ülkesini, kuyruklarını yakalayan sevgileri hiç bilmemişsin. Hatta bunları küçümsemiş, yargılamışsın. Sıradan, doğal ve marjinal denmişsin. Alışılmışın dışındaki o dünyadan çıkan, yeni tanımlar zorlayan o dünyanın dumanından korkmuşsun.
Çevrendekilere uymuşsun.
Hayatta bir ömür varlığını varlığımda bir dokunuş, bir parça gibi özümsediğim sen, hayatımın maddi sınırları içinde olmasan da, bir gün manevi bağın maddiyattan öte olduğunu anlayıp yanıma ya da yurduma dönene kadar da bu sessizlik manasını bulamayacak, eminim.
Var oluşun özünü bulmaya başladığı bir Yunan adası düşün, tıpkı bir sirtaki gibi.
Sert hamleler ve kesik düşler…
