..

Sınırların alçısısızlığı

Zamana en duyarlı yerlerimizden biri sınırlarımız.

Kimlik ve arzularımızın sıvımsı olduğu o gençlik yıllarının bir miadı var. Dünyayı arsızca ve arzuyla merak edip, sonrasında düşündüğümüzde ne cesurmuşum dediğimiz riskli denemelere girebiliyoruz. Gün geliyor, sınırların kimyası ile karşılaşıyoruz. Bir alçının zamanla katılaşması gibi sertleşiyoruz o sınırlarda. Ortaya nazaran şekli tahmin edilebilir bir biçim ortaya çıkıyor. Bir kez dondu o kütle, içinden geçemeyeceğimiz, esnetemeceğimiz, kırılan ya da kıran çizgilerle karşılaşıyoruz.

Peki sınırların dışı ne demek?

Özgürlük.

Ama o da belirsizlik demekti, değil mi?

Kaos, yaşamak, bilinmeyen, zamansız, geleceksiz, geçmişsiz bir akış demekti. Sonsuz bir arayış, anlam ve kendilik inşası demekti.

Nasıl da yoğun yaşıyoruz ikimiz de hayatın içindeki kendimizi. Sevgiyi başkalarıyla nadiren paylaşıyoruz; içine umutlar koyup işte şimdiki zamanda aşkı yeşertiyoruz.

Sınırlarımız ve kimliklerimiz ile ne çok yoğunuz.

Çok şükür.

İşlerimiz, ah bu yaşadığımız çağın vebası olan işlerimiz dışında, başka işler yaratıyoruz. Kendimizin bahçıvanıyız, arka bahçeler arıyoruz. Gösterisiz bir toplum özlemiyle, doğaya gözlerimizi yumduğumuz anlamlar yüklüyoruz

Özgürlük kaos, duvarlar düzense, sen tam ortada, benim doğamın bir parçasısın, Lotus. Hayata uyuşamadığım gibi sana da uyuşamamam bundan bence. Çatışma ve dönüşüm, doğayı nasıl dönüştürüp yepyeni yollar ve formlar yaratıyorsa, yıllar da bana dair seni, senden çıkan beni, hayattaki bedenimi öyle dönüştürüyor. Seninle anlaşamadıkça soyunuyoruz, seninle didiştikçe maskelerimizden sıyrılıyoruz, özgürleşiyoruz.

Amaç, hedef ya da planlarımız yok; sadece inanıyoruz.