..

Yazının ortası

Sevgili Dostum,

Şüphe ya içten ya dıştan beslenir. Beni neden seviyor şüphesi, bana neden yazıyor, neyin peşinde şüphesi? Ben miyim kafasındaki yoksa ben kimim şüphesi.
Böylesi şüphelerin cevapları, zamanla kendini doğrulayacak ya da gerçeği ispiyonlayacak yıllara ihtiyaç duyar.

Ama ben arada oyun bazlık yaparım, sonra zaman aramızda açılan yaraları deşe deşe kapatırım. Tanıyamayız birbirimizi yüzümüze bakınca. İnsanların birbirine yazdıkları ama ender dokunabildikleri bu çağda, belli ki yüzümüz kalmayacak birbirimize bir daha baktığımızda. Peşimize düşmüş onlarca sayfa alacaklarını bekliyor; içimizi dışımıza çıkarıyor yollar geçtikçe.

Köyün delisi ben olduğumdan, sakla kutularına saman sayfalar dizip yürüyorum.
Halk gülümsüyor. Senin halkın. Sahne kapanıyor.

Benim palyaçom ise, son kez sana bakıp uzaklaşıyor.

Uğruna tiyatro yazılmış, oynanmış kadın; tıpkı Zelda Yağmur’un Psikeart’taki yazısındaki gibi, en önde durmuş sahneye bakıyor. Bazıları alkışlıyor, bazıları ise Black Swan’daki son sahnedeki gibi, “Gerçek mi, oyun mu?” bu olanları anlayamıyor.
Sen en önde, ellerin Birsen Tezer’in konserindeki gibi bekliyorsun. Ağzını ve burnunu kapatacak şekilde kendini sarmalamışsın. Mutlu mu, şaşkın mı, bıkkın mı, üzgün mü, meçhul.

Ama suçlu; ama kapılarını bir deliye açamayacak kadar kilitsiz. Zanlı ama âşık, ama aşk.

Öylece duruyorsun.

Sanırım bu yüzden, olur da karşılaşırsak, karşımızdakini yüzümüzden değil, şahsına münhasır ellerinden tanıyacağız muhtemelen.