Önceden nehirlerin nereden doğduğunu merak etmezdim.
Suyun denize karıştığı yerlerdeki devinimleri izlerdim. Işığın dalgalardaki renklere kaynamasına dalar giderdim.
Sonra yürürdüm. Denizler okyanuslara, sahiller kayalıklara dönüşürdü.
Sonra, neden bilmem, geri dönmeye, akıntının tersine yüzmeye ve kaynağın özünü görmeye merak sardım. Tıpkı yüzüğün Mordor’a dönmesi ve orayı özlemesi gibi, benim kelamlarım da seni, yalnız seni özledi.
Sonra bir baktım, ne deniz kaldı, ne okyanus, ne özlem, ne şimdiki zaman.
Var olan her şey aynı anda yok oldu.
İnsan geri dönerken aynı yoldan gidemiyormuş, sayende öğreniyorum.
Akıntı bazı yerlerde öyle zorlayıcı ve o kadar acımasız bir soğuklukla vuruyor ki bana; ilkler o denli pürüzsüz ve sessizdi ki tersine reddedişler. Neresi ön, neresi arka, anlayamıyorum.
Okyanusun metrelerce dibindeki o karanlıkta, yerçekiminin anlamsız olduğu o lacivert boşlukta yönümü bulamıyorum.
“Sorun karada. Sorun, kumunu dalgaya, tabanını toza salık veren o direnişsiz toplumda,” diyorum boşluğa.
Anlamıyor beni, senin gibi.
Neden ileri değil, geri gittiğimi; neden karaya, derine dalmak yerine geri dönmeyi tercih ettiğimi nasıl anlatayım ki sana ya da ona?
Anlatamıyorum.
Özgürlük, bedenim ölçüsünde bir hapishane oluyor. Çünkü senin gibi karada kalanlar için akış ve ağırlık sadece bir yönde.
“Tamam,” diyorum, “çıkacağım. Senin bu bataklığından cayacağım, Lotus. Yürüyeceğim, düşeceğim, koşacağım. Hem geri, hem ileri, sanki bir yön yokmuş gibi ilerleyeceğim zamanda.”
Ama kanatlarım, milyon yıl önce koptuğu kıvrımlardan kaşınacak. Solungaçlarıma sıkışan hava ciğerlerimi ağrıtacak.
Karadaki suyuna dokunacağım; kaynağı bulmak uğruna akıştan caydığım suya.
Derindeyim, Lotus; çok derinde, diyeceğim sana.
Nefesim yok, ciğerim yok, omurgam yok, yönüm yok, gerim yok, ilerim yok.
Buralarda çok korkardın, Lotus. Yapamazdın sen; yapamazdı uçlardaki kelimelerin.
Ama ben kaynaktayım, Lotus; bak bana, bak buradaki satırlara, sana ve sendeki yankılarıma.
Kaynaktayım, Lotus; kaynaklayım, kaynağım. Bize kaynağı getirdim, bize seni getirdim.
“Unutuş bir kaynak olmalı,” dedi ya Nilgün Marmara.
“Yeniyi her an’a yaymak için. Ben sana olmalıyım, bana sen bir kaynak.”
İşte, bize o kaynağı getirdim.
