..

Tüme varmak

Filozofların hayatlarını anlatan (sevgili arkadaşım gibi gördüğüm) Stephan’ı dinliyorum yol boyu. Antik Yunan’da, Sokrates öncesi dönemlerdeyiz.

Önce Thales. Zengin, yakışıklı ve şımarık biri. Her şey sudan geliyor.

Tamam.

Sonra öğrencisi Anaksagoras. Biz de suda yaşayan bir hayvandık, zamanında kesemizden beslenirdik. Heraklitos’un değişim manyaklığı. Hafif LSD kafasında, her şeyi büyük bir bütün içinde ama alttaki ‘şeyler’ sürekli bir devinimde düşüncesi. İnsanlarda uzak kalan, kendini beğenmiş bir tip olarak anılması. Her şey ‘akış içinde’ takıntısı. Sokrates’in ise, adamcağız ile “Asıl onun kafası akış içindeydi,” diye dalga geçişi.

Sonrasında Pisagor’un Oshovari kültselliği. Güney İtalya’daki 200-300 müridiyle, “Bu, belki de ölmüş amcamızdır, tekrar doğmuştur,” diye düşünüp et yememesi. Her şeyin sayı, oran ve şekillerle açıklanmaya çabalanması. ‘Bu bir pipo değildir’ misali, 2 sadece bir rakam değildir ve ardından mistik anlamlar vardır düşleri. Üçgen ve kare arasındaki ilişkilere, bütünü oluştururkenki oranlara takması.

8 kutsal.

Sesin 8’li kuralı. Homeros’un şiirlerini de hexagonal, 8’li şekilde ritmik yazması. Takıntılar, dünyayı bu rakamlarla komple açıklarız ya biz, insan olarak özgüvenleri.

Sudan geldik rakama gidiyoruz, yüzyılları.

Sonra Demokritos ve entelektüel zenginliğine karışan üretkenliği. “Lezzetli bir yemeği küçük yuvarlak atomlardan oluştuğu için tatlı, ekşi bir yemeği keskin, sivri ve dağınık atomlardan oluştuğu için kekremsi hissediyoruz” açıklamaları. Her türlü durumu atomlara bağlaması çabalaması ya da belki de adamın atoma bildiğin âşık olması. Tüm bunları yaparken de “Benzerler benzerini ve deli deliyi bulur” demesi. Tıpkı aslanlar aslanlarla, “great minds think alike”vari düşüncelerle birlikte olmak ister düsturu.

Son olarak da Parmenides’in “Ya abartmayın arkadaşlar, hiçbir şey değişmiyor aslında. Her şey sabit, bozmayın kafamı!” tripleri.

Şimdi bunlar M.Ö. 200-400 filan.

Herhalde bu tür “Nereden geldik, dünyayı yöneten şey ne, dışımızda olup bitenleri nasıl açıklayabiliriz?” olayları bu dâhilerin (!) aklına gelmemiştir. Ama ticaret ve boş vakit, kâğıt teknolojisinin gelişmesi ve İskender’in Antik Yunan hayranlığı ile bu eserleri saklama takıntısı.

Sokrates öncesi filozoflar, çok tanrıların etkisi, Zeus ve mitleri ile kaos ve Persler ile savaşlar derken, bozulan düzeni kendi kuleleri içinde sorgulamaya başlamışlar, belli.

Kim yarattı tüm bu kaosu o zaman, bu savaşları, bulaşıcı hastalıkları?

Zeus’un piçleri de bir yere kadar açıklayabiliyor olayları. Tutarsızlıklar rahatsız etmeye başlıyor boş zamanları çok olan bu adamları.

Doğu’nun limanlarına pek uğramadığı için bu tarih yazımı, onları okuma-yazma bilmez ve sorgulamaz gibi düşünmek ilginç bir varsayım olsa da, ‘geçmiş’ denilen şey biraz böyle yazılmış kâğıtlara.

Felsefe, sorgulama olmayabilir mi her zaman? Philo-sophia, bilgeliğin arkadaşlığı ya da aşkı, illa Sokratesvari modda aristokratlar tarafından yazıya geçirildiği hâliyle mi algılanmalı? Herkesin çoklu tanrıları, Zeus gibi çapkın örnekleri ya da yıkıcı savaşları mı olmak zorunda, Tanrı yerine bilgiyi koymak için?

Batı’nın yazımı o kadar sakız oldu ki ağzımızda ve dimağımızda; artık çok da ilginç gelmiyor o yüzden.

Tanrılar illa ölmeli mı mesela? Ya da sanane kardeşim milletin tanrısından, karısından, kocasından, acısından, tatlısından? Hem yerine hem mıhına biri koyacaksa, ‘normal’ insan değil aristokrat amcalar koyacak.

Misal, Tanrı’nın yasalarını 3-5 kompleksli aristokrat ya da onun evrimsel muadili olan rahipler açıklayacak. Hatta Parmenides (ki kendisi renkli biri, altınlı fistanlı giyinip her daim dikkat çekici olmak isteyen bir premoder fenomen ya da Empedokles (ki kendisi kendi ekolünü kuracak, tıpta Hipokrat misali), “Durun, dinlemeyin bu aracaı şebelekleri; aslında Tanrı benim!” diyecek. En iyi ihtimalle, Pisagor gibi birileri çıkıp, tanrının elçisi olarak bir kült ya da yeni bir din kurmaya çabalayacak.

Nereden biliyoruz bu adamların tanrıcılık ve ‘gerçeği ben bilirim’ oyunlarını?

‘Taş, kâğıt ve makas’ ya da premodern sosyal medya uygulaması.

Mısır’da bulunan papirus, bu heriflerden çok daha öncesiydi.

Düşünce, sorgulama ve türevleri hep bizimleydi, bir kehanet ve bir ihanet misali varoluşumuzun varıydı. İnsanın bilgi ve ilgisini, yazı ya da söz ile ölümsüz kılma güdüsü hiç yok olmadı. Ama papirus pahalı idi ve coğrafyaya bağlı idi. Yunanlar, bilginin ve bilgeliğin bu anahtarlarından biri olan ‘yazı nesnesinin’ ikamesini, çok sonraları yaratabildi: Parşömen.

İyonya’da yaygınlaşan parşömen tamamen duygusal sebeplerden ortaya çıkmıştı aslında. Yazı, Fenikelilerde, Sümerlerde ve öncesindeki onlarcasında kendince vardı. Niye olmasın ki? İnsan, hafızası zayıf bir yaratık.

Neyse ki azından bunu hatırlıyor.

Oradaki aristokrasi dini boşluğu hissetmediği için mesela, bu tip tanrılar yoktu.

Birileri bu sorgulamaları yaptıysa bile kaydetmemiş, yazmamış ya da saklamamış olabilir mi?

Bunların tözü, arkhesi, atom’u zamanla Batı’nın fetişliği yüzünden, bilimde bulunan şeylere isim koyarak yanıltmış olabilir mi? Atom dedikleri şey parçalanır. Alt parçaları vardır. Onların da altında ne olduğunu bilmediğimiz boşluklar var. Saklı enerjiler, karanlık işler. Benzerler bazı durumlarda iter, bazılarında çeker. Geçmişin söylemlerini kafamıza göre, tıpkı burçlar gibi alıp, “Efendim, Demokritos atomu, Zenon diyalektiği ve hitabeti yaratmış,” demek ne kadar anlamlı? M.Ö. 4000’de hitabet yok muydu? İnsanlar gökyüzünü sorgulamadan mı yaşıyordu? Ya da Epiktetos gibi “Sevgi vardır, nefret vardır ve hayat bu ilişkinin bir yöntemidir,” demek çok mu yeni bir farkındalık? Ateş, toprak, su ve hava ilginç bir çıkarım mı? İnsanların gruplama arzuları, hele hele gördüğü ve görmediği şeyleri Yunan ile mi başladı?

Bu düşünce tarzı biraz Batı narsizmi ve empozesi gibi geliyor. Keza ister yazsın, ister yazmasın; ister zengin olsun ister fakir fark etmez, herkes sorgular. Herkes bir şeyleri öğrenmek ister, herkes sever. Sorguya, bilgiye ve sevgiye hiyearşi katıp, birini naif ve zayıf, diğerini erdemli ve alim gören ‘hiyer’lara bakıp, gülümsüyorum.

Kimileri elbette kaybeder bu arzuyu zamanla ya da ‘hobi’ ye dönüştürüp pahalı parşömenlerin ya da papirüslerin üzerine yazamaz. Çünkü, Thales gibi sofist-aristokrat olamamışlardır hâlâ.

Bazılarımız artizlik yapsın ve erdemli üst sınıflar olabilsin diye, bazılarımızın koyun gibi düşünmeden, alt sınıf olarak ‘bir maymun gibi’ çalışması gerekir.

Öyle mi cidden?

Thales gibilerin kölesi ya da Epiktetos gibi köle bir filozof olabilirsek de ne mutlu bize.

Şimdiki aristokrat kokulu postmodern filozoflarımıza ve bilim ‘insanlarımıza’ bakıyorum da, değişen pek de fazla bir şey yok yüzyıllar boyunca. İnsanların şu kitabı biriktirdim artistliği, babasının mülkünden gelen para ile çalışmadan gelen paralarla döndürülen entel ilişkiler ile kendini üstteki ‘pozisyonlarda’ tanımlaması durmadan devam ediyor.

Üstte olan daha çok zevk alır, hayatı daha bilge yaşar ve eylemleri kontrol eder zannediyorlar.

Bu kişilerin sorgulamasına felsefe, yaptığına bilim, hayatına kaliteli ve merağına alimlik deniyorsa, “Kalsın,” diyesim geliyor.

Ben, yeni isimler arzuluyorum o hâlde.

Bence ilginç olan tümevarım ve tümdengelim yaklaşımları. Din ve mistik yapılar, tümden gelim seviyor, ben tüme varmayı.

Sabah sabah ne dolmuşum, az dertleştim ve rahatladım. Herkese bugün, ‘yatay’da keyifli uçuşlar dilerim.