Özgürlük, güvende ve rahat hissettiğin bir ortamda kendin olabilmektir, diyor etimoloji (freiheit – freedom, freund – friend). Yani çevren güvenliyse, kendin olmakta özgürsün. Felsefi açıdan da tartışmalı bir tanım, ama işlevsel ve ilkel bir yaklaşımı var:
Sürü hayvanları, kendilerini rahat hissettiği bir grupta yaşıyorsa özgürdür.
Evrimsel açıdan da makul bir yaklaşım. Malum, kimse içgüdü ve görülerini olmadık yerlerde söyleyip, dışlanmak ya da öldürülmek istemez.
Peki kendimizi nerede güvende hissederiz? Bize benzeyenler arasında mı? Kuşlar, tüyü kendisi gibisinden toplar misali.
Ama her zaman benzerlerimizi bulamayız ya da aramayız. O zaman kuralları ve cezaları belirli ortamlar mı isteriz? Kimimiz benzeriyle uçunca özgürdür, kimimiz de sürü ile birlikte yol alırken.
Sürüye uyum sağlamak daha kolaydır. Ama bedeli var. Yasaklar ve olmazlar, ‘genelin’ kendini güvende hissedeceği şekilde çizilir. Hâliyle kimlik, istekler, arzular ve türevleri sınırlandırılmak zorundadır.
En azından hayatın ‘görünür ve kamusal’ kısmında.
Mesela, büyük bir kuş sürüsünün içinde uçan biriyseniz, kendi başınıza alacağınız kararlardan ziyade grubun dinamiği içine akarsınız. Karar almamak ve onların bedellerini ödememekle, bir iki kuştan oluşan maceracı gruba göre toplumsal olarak daha güvende ve haliyle gündelik kamusal alanda daha özgürsünüzdür. Dinler ve yöneticiler, günahlar ve kurallar, binlerce yıldır bu tip bir ‘uçuş’ konusunda epey mevzuat geliştirmiş durumda.
İkinci seçenek de az çok benzer şekilde işliyor aslında. Tek farkı, grup daha küçük, özgürlük ise daha farklı. Toplumun genel uçuşundan farklı takılanlar…
İstiyorum, öyleyse varım çağı bu ve hepimiz kendimizi bir proje misali yeniden yaratmakta ‘özgürüz’. Öyle derinlikli, toplumsal ya da hak odaklı bir özgürlük değil bu. Düpedüz bireysel bir özgürlük: Ben olabilme özgürlüğü.
Aydınlanma’dan beri süregelen bireysellik serüveninin dijital ve pohpohlu son aşamasındayız. Bir yandan biliminsanları tartışıyor: Özgür irademizle ortalıkta parlıyor muyuz yoksa biyolojimizin birer kuklası mıyız? Öte yandan sonuna kadar birey diye haykıran neoliberalizm fedailerine göre, geçmiş yüzyılların yasak ve öcülerinden fersah uzaktayız. İstediğimizi yapabiliyor ve dilediğimiz kimliğe bürünebiliyoruz. Narsisizm denizinde yüzen irili ufaklı balıklar gibiyiz. Başarı denen toplumsal şey ne olursa olsun, ona erişememek bizim beceriksizliğmiz. Günah çıkarma odalarımız haline gelen terapi odalarımızda ayrı bir maske, portatif genelevler haline gelen sosyal medya odalarında ise anlık haz ve oyalanmalar içindeyiz. Hâliyle bazılarımız dışıyla tükenmiş, bazılarımız ise kendine depresif.
Politika, büyük data, yapay zeka, sosyal medya gibi konularla ilgilenen pek çok düşünür gibi Byung-Chul Han da Psikopolitika kitabında bu konuda epey karamsar. İleride hayatın bölümleri arasında yaşadığımız o nefes alma anına özgürlük diyebileceğimizi söylüyor. Bir evlilikten, sorumluluktan, işten ya da ödevten kurtulduğumuzda yaşadığımız o rahatlama hissiyatında kendimizi rahat ve güvende hissedeceğimizi. Çünkü özgürlük, ‘zorla’ yaptığımız durumların zıttıdır der. Hâlbuki yaşadığımız çağda, tüm bu süreçleri özgürlük adına ‘zorla’ seçtiğimiz için, ondan kurtulunca rahatlıyoruz.
Belki de ilkel olarak, bizi ‘sorumluluktan’ kurtaracak tanrısal ya da toplumsal karar alma mekanizmalarına özlem duyoruz.
