..

Camiye gittim, döncem

Mark G. E. Kelly’nin Bugünün Normali kitabını okuyorum.

Eski toplumsal kuralların ve bağların paramparça olduğu bir dünyada, kendimizi keşfetmenin bir norm hâline gelmesini inceliyor. Ama bu tatlı bir norm değil. Biraz Foucault vari, biraz sistemsel baskılarla, biraz da neoliberal yorumlarla oluşmuş bir norm.

Geçmişimiz, ailemiz ve içimizdeki bastırılmış karanlıklarla; bastırdıklarımız ama planlayamadıklarımız ile dolu bir dünya burası.

“Gerçek kendiliğimiz” derken narsist aynalarda dolaşıp duruyoruz. Ya da dolaştırılıyoruz. “Ayna ayna, söyle benden başka var mı bu dünyada?” yalnızlığı içindeyiz; üşüyoruz. Güzellik bile kaybolmuş; öyle ki çirkinleşemiyoruz.

“Ben kimim?” üzerindeki baskı, stres, gerginlik hiç kolay değil.

“Başarı” üzerindeki belirsiz sıkıntılarla ilerleyemiyoruz. Bir yandan çoğunluğu dijital olan,eciş bücüş bir kitlenin kaçınılmaz baskısı altındayız. Arada bir o sosyal medyalı dünyaya veda ediyor, “şöyle bir bakmak için gelmiştim” deyip çıkıyoruz. Yakın dostlarımızla konuşmuyoruz; ama her türlü fiziksel ve ruhsal ihtiyacımızı gidermek için, yardım çığlıkları atar gibi içimizdekileri bu tip platformlarda paylaşıyoruz. Herkese “Ben geldim“, “Ben gidiyorum“ ya da “Ben şunu yaptım“ diyerek partinin kahramanı olmak istiyoruz, çünkü çok önemli olduğumuza inandırıldığımız bir çağdan gelip-geçiyoruz.

Bir yandan da bildiğimiz o eski toplum yok.

“Cuma’ya gidiyorum, döneceğim” tabelalarını asabileceğimiz kürkçü dükkânlarımız artık kapandı; bazı mahalle kurallarına uyduğumuz için içimizde oluşan o tuhaf sorumluluğu üzerimizden alan rahatlama da çoktan terk etti bizi. Önceden dört duvar arasına girince “dışarısı”nın kaosuna kapıyı bir nebze olsun kapatabilirken, artık dışarısı ve içerisi bir olmuş durumda. Velhasıl ayva boğazımızda takılıyor; bırakın ‘kendimize ait bir oda’, nefes alacağımız bir alan bile yaratamıyoruz. Öyle ki ‘nefes tutmalı’ kurslarla, yaşadığımızı zaman ve ölümü hissetmeyeceğimiz bir formatta tersten hissetmeye çabalıyoruz.

Ama sadece ‘ben’ e ait olduğunu düşündüğümüz bir dünya yaratılıyor.

Adam Curtis’in Hypernormalisation, Century of the Self ya da All Watched Over By Machines of Loving Grace gibi belgeselleri bu dünyayı detaylı bir şekilde inceliyor.

Şimdiden uyarayım: Bu sanrısal dünyadan çıkmak için bazen Diyojen’inki gibi bir fıçıya sığabilmeyi de göze almak gerekiyor. Zira biraz iç karatırıcı ama ‘nefes kesici’ vuruculukla kareler izliyoruz.

Sorguluyoruz. Sorgulanıyoruz. Soruyoruz.

Cevaplar zor.

Maskeler, baskılar, “normal” olmak için gösterilen bunca çaba; bu dünyada ona buna “anormal”, “öteki” ve “deli” etiketleri yapıştırma iştahımızı besliyor.

Ama izin yok.

Eski ideolojilerden ‘Biz’ biraz form değiştiriyor, birey olarak pohpohlandığımız bu dünyada suçlayacak kimse kalmıyor. “Her şey senin elinde” yeni mottomuz: sen, 2026 ajandan ve danıştığın bir iki insanla birlikte aşamayacağın Everest yok.

Arno Gruen’in Normalliğin Deliliği, kendi kendimizi arsızca ısırdığımız bu ruhsal kuduzluğumuzu enfes bir şekilde anlatıyor. Sıkıntılarımızın şiddete, bastırdıklarımızın küfürlere, kaçtıklarımızın anksiyeteye ve bilumum tanılı hâllere nasıl dönüşüverdiğine şaşırıyoruz.

Tüm bunları okurken ve izlerken, kendimizi “kendimizle” oyalayarak çıldırttığımız bir çağın çocukları olarak ne kadar sıkıntı çektiğimizi düşünüyorum. Onlarca düşünce deneyinin, sistemin ve devletin deney faresi olduğumuzu bilerek ya da bilmeyerek bunca kabullenmişliğimize üzülüyorum. Tene çivinin girmesi gibi fiziksel Orta Çağ acıları değil tabii ki bu. Daha çok, damlaların şıp şıp durmadan ve rastgele damlaması gibi içten içe.

Peki ne yapmalı?

Byung-Chul Han’ın Palyatif Toplum‘unda dediği gibi acıdan kaçmamalı mı? Hari’nin önerdiği gibi dijital detokslarla Çalının Dikkat‘imizi geri mi almalı? Bilginin ilgiye göre kirletilmesine isyan ederek, ekran devrimine isyan savaşı mı açmalı? Yoksa Marcus gibi stoacı ama kaprisli bir ahlak yaratıp dostlarımızı mı kandırmalı? Epikürüs gibi bir iki dost, biraz kitap ve bolca şarap deyip kendimize ait bir köy mü kurmalı? Jung’un önerdiği gibi gölgelerimizle yüzleşirken, bu yüzleşmenin bile bireyin “iyileşme projesine” dönüşüp dönüşmediğini mi sormalı?

Dahası içimizdeki arsız yerleri anlamaya çabalarken, bizzat insan tarafından bir virüs gibi yaratılan kapitalizmin bu tür çabaları nasıl da kendi çıkarına dönüştürdüğünü unutmadan, bunları nasıl yapmalı?

Adam Curtis’in sık sık vurguladığı gibi, demokrasi, özgürlük, kendilik ve özgünlük arayışımızın en çok da tüketim endüstrisi ve siyasetçiler tarafından manipüle edildiği bir dönemdeyiz; belki de bu yüzden ‘gerçek kendiliği’ ararken daha bir dikkatli olmalı, bizi dinleyen aygıtların duymayacağı şekilde konuşmalıyız.

Yani biraz şüpheden ve birkaç cetvelli değerden zarar gelmez. Mesela, içimizden ya da dışımızdan bir çözüm önerisiyle karşılaştığımızda şunları sorabiliriz:

– Bulduğumuz ‘şey’ para ve tüketim içeren bir çözüm mü? Öyleyse, bize yardımcı olan nesne ya da insan bu ‘çözerim’ otoritesini nasıl elde etmiş?

– Bu otorite, tarih boyunca siyasal ve ideolojik olarak nasıl ve neye dönüşmüş?

– Ve en önemlisi, bu çözüm ne kadar ego, hiyerarşi ve sosyal onay talep eden bir eylem alanı açıyor?

En azından burada bahsi geçen kitaplar ve belgeseller, bu soruları sessizce önümüze koyan ortak bir eleştiri zemini sunuyor:

İnsan evladı, (sadece) Freud’un önerdiği karanlık yanları psikanaliz gibi yöntemlerle sistem tarafından kontrol edilip bastırılması gereken mekanik bir varlık değil. Aynı şekilde, pazar araştırma şirketleriyle psikologların işbirliğinden doğan şemalar aracılığıyla, tüketim ve kimlik üzerinden kendini anlamlandıracak kadar da sığ bir canlı değil.

“Ben” olduğu kadar “biz” olmayan her akışın bir şekilde bozulacağını, içi ve/ya dışı çürüteceğini düşünüyorum. Dahası, “biz”i mümkün olduğunca “öteki” üzerinden tanımlamadıkça, bahsettiğimiz özgürlük ve demokrasinin de anlamlı hâle geleceğini iddia ediyorum.

“Ben”i “biz”le kaynaştırmanın yerel ve çevrimiçi dayanışma yollarını keşfederken, “biz”in içinde de “ben” olarak kalabileceğimiz beğeni ve değerleri yerleştirebilmek ne güzel olurdu.

Yunus’un dediği gibi belki de:

Beni bende demen, ben de değilim
Bir ben vardır bende, benden içeru

İçeriye doğru yolculukta görüşürken, dışarıda buluşmak üzere diyeyim ben de.