Son zamanlarda ChatGPT ile oluşturulan makaleleri, e-postaları, denemeleri, tarihsel analizleri, tezleri ve sanat eserlerini inceliyorum.
Konu biraz geniş.
O yüzden izninizle iş dünyasındaki otomasyon, süreç kolaylaştırma, kod yazımı, reklam için videolar hazırlatma gibi teknik ve ‘romantik’ mevzuları bir kenara bırakıyorum. Daha çok, bizzat varoluşumuzdan kaynaklanan acılarımızı, arayışlarımızı ve sorgulamalarımızı merkeze alan içerikler üzerine laflayalım istiyorum.
Bu içeriklerin robot gibi; duygusuz, acısız, steril küçük yansımalara dönüşmeye başladığı aşikar. Kimlik ve otoriteye bulanmış ilginç bir kabuk bu. İnsana dair duygulara analitik bakan, otorite olma yarışına girmiş ve kalın duvarlı bir içerik üretme rekabeti içinde olan ve giderek artan bir kitle var.
Kendileri dokunulmaz; düşünceleri eleştirilemez; kararları sorgulanamaz; kalpler de kırılamaz hâlde. Çünkü postmodern dünyanın bir peygamberi gibiler. Bu sözler onlara ait değil, vahiy. Kendi sözleri, ki varsa, kapalı kapılar ardında ve az biraz da mülteci.
Bu grubun ismini koymayalım ama bana göre ilginç gelen özelliklerini sıralayalım.
Bir kere kibirli ve korunaklı bu yeni dijital “persona”lardan fışkıran aktarımlarda hatalara ve özgünlüğe yer yok.
ChatGPT dokunuşu ile şekillenmiş hatta ona dokundurmak arzusuyla yazılmış bu öz sansürlü şiirleri, köşe yazılarını, tezleri, filmleri ortalığa boca eden bu kişilerin iç-dış ilişkisi çok daha karmaşık. Mesela bu kişiler, ChatGPT ile yaptıkları “özel” konuşmalarda da böyle ‘steril’ mi? Yani yaşadığımız çağda acı, acizlik, özür dileme, kırılganlık gibi “negatif” mimli duygularını robotik üretimle sadece bize mi kapattılar; yoksa kendileri de çoktan robotlaştı mı?
Bunu anlamak zor.
Yine de, iletişimin sınırsız ve bilginin sınıfsız olduğunu iddia eden bu yeni dünya düzeninde; düşüncelerin ve kelimelerin benlik girdabında bastırılmış kölelere dönüşmesi endişe verici.
Ama özünde bu, bizi güçlendirmeyi amaçlayan, özgür ve güçlü hissetmeye odaklı bir oyun. Daha doğrusu bize öyle ‘pazarlanıyor’. Üstelik bu ‘yeni kimlik paketi’, sosyal medyada, online kanallarda, matbu eserlerde, dergi, podcast ve röportajlardaki mükemmel hayatlarda; “bunu ben başardım, size de cuzi bir miktara öğretiyorum” koçlukları ve ucuz oyunlarla egoyu şişiren uygulamalarla da karşılık buluyor.
Tüm bu kaotik yapıların bir yansıması olarak artık herkes (maşallah) “aydınlanmış” durumda. Nur topu gibi bir kaçış tiyatrosu izliyoruz.
Dağıstanlı’nın yazdığı şu metne bir bakın mesela.
Duygu ve düşüncelerin “renksiz” ve “öznesiz” cümlelerle ifade edildiği, herkesin on beş dakikalığına ünlü ve “biraz da akademisyen sıkıcılığında” olduğu bu dünyada; ChatGPT’yi kullana kullana bizim zekâmız da böyle mi yapaylaşacak acaba? Düdüklü tencere basıncıyla hızla ortaya çıkan “şeyler” kalabalığı neye dönüşecek ve neleri dönüştürecek, merakla bekliyorum.
Ama kendimce bir manifestom var sanırım, onu da buraya iliştirmeden konuyu kapatmak istemiyorum:
Yazının muhasebe değil roman tarafını; duyguların DSM değil içsel yanını; resimlerin kilisedeki güç savaşları değil, küçük bir çocuğun elinde bir çubukla oynadığı anlarını yakalayalım. Aşk acısı çeken birini ChatGPT ilhamlı bir “tedaviye” değil, yeni dünyalara açılan biraz da “anormal” yerlere gönderelim. Katman katman insanlığı ve insaniyeti keşfedelim istiyorum.
Üslup denen şeyden bahsedelim mesela.
Hem birey olarak, hem de insanlık olarak yıllar yılı yarattığımız, bize özgün kalan ‘şeyleri’ anlatan aracımız olarak üslub.
Herkesin aşk, savaş, tarih ve bilumum konuda benzer süreçlerden geçtiği; “şu gökkubbe altında yaşanmış yeni bir şey yok” denilen bir dünyada, bize özgün olmasa bile bizim yaşadığımız bu özgün heyecanların tadını çıkaralım. Çünkü elmanın kokusunu anlatan bir metinle, elmayı bizzat koklamak—hatta tatmak—aynı şey değil.
İnsan hatalı, kaprisli, korkak, epey korkak, bencil, huysuz, kompleksli, kompleks, ekşi, tatlı, heyecanlı bir organizma.
İnsan, doğada ve doğasıyla merak uyandıran sosyal bir varlık.
(Bence) Hayatı renkli kılan şey; yağmur ve güneşi aynı ana denk getirip bu sefer hangi renkleri göreceğimizi bilememek. Bazen bunu tanımadıklarınla paylaşmak; paylaşamayınca üretmek; tüketmeden yaşamak… Ve yaşadıkça kendini, içimizdeki insanı ve “sen” dediğimiz o “biz” hâlindeki varlıkları tanımak.
Yapay zekâ bazı işlerimizi elimizden alacak; çoğunu ise kolaylaştıracak. Bize bolca zaman, biraz da amelelik sonrası oluşan o berraklıkta yaratıcılık için alan açacak. Ama bu kolaylık; sanatı, duyguları ve düşünceleri tektipleştiren bir yere evrilmesin diye Dağıstanlı ve Ulutaşlı’yı düşünüp, postmodern tanrılara dua ediyorum.
Amin.
Cümlemiz için acılarımızı, hazlarımızı, meraklarımızı, korkularımızı; bizi biz yapan şeyleri; hayal kırıklıklarımızı; öteki hissettiğimiz anları, beriki kaldığımız olayları; “biz” hissettiğimiz hâlleri ve bencilliklerimizi yaşamaya ve böyle üretmeye devam etmeyi diliyorum.
Adını koymadığımız o grupları, üzerlerindeki buzları kırma cesareti için ellerinde küçük baltalarla hayal ediyorum. Platon’un mağaralarından, ChatGPT’li buzlara uzanan bir evrimde; bir serçe adımı kadar bile olsa farkındalık kazanmış olmayı umuyorum.
Geri kalan her şey için bolca ve hatalarca amatörlük arzuluyorum.
Hani etimolojik anlamıyla, “bir şeyi sevgiyle yapan” yerçekimli amatör bir karanfil olarak elden elde gibi yaşayalım ve ölelim istiyorum.
O kadar.
