..

Transparenzgesellschaft

Byung-Chul Han ‘ın yazdığı Şeffaflık Toplumu adlı kitabın Almanca orjinal adı bu uzun kelime.  Kitabın matlığa saygı ve oyuna övgü dolu kendine has bir yaklaşımı var. Şeffaflık aslında çoktandır moda bir ‘vizyon’. Haliyle  konuyla ilgili sosyal incelemelerin ortalamlara patır patır düşmesi beklenilen bir şey.

Şirketler bilançolarını, devletler politikalarını, insanlar özel hayatlarını, ilişkiler altlarında yatan dinamikleri, şairler satırlarını şeffaflaştırıyor. Şeffaflık çağımızın olumlanan kavramlarından biri. Chul-Han’da bu olumlamanın siyasal ve psikolojik yansımalarını uzun uzadıya anlatıyor kitabında. Olumlanan kavramlardan değil olumsuzlananlardan güzel şeylere evriliyoruz düşüncesinin altını çiziyor defalarca. Öldürmeyen şey güçlendirir mantığı bu. Sınırların ve belirsizliğin, acının ve  istediğini yapıp-edememenin bizi nasıl ‘büyüttüğünü’ iddia eden.

Bu pek de yeni bir şey değil elbette, hatta arkasında günümüzün popüler kişisel gelişim mottosu olan, konfor alanından çık ve sınırları sen belirle bedeli ne olursa olsun yatıyor. Neticede vaad edilen şeyler kendini keşfetmek, büyümek ve yaşamı deneyimlemek filan. Eylemin olumlandığı bu dünyada, ‘dışarısı’ keşfe açık bir yer gibi gösteriliyor. Kazançlar da kulağa hoş geliyor tabiki.

Dışarısı ve içerisi, böylece, derin bir yarıkla ikiye ayrılıyor. Bu ikili arasında bağlar kurdukça,yani cesur oldukça büyüyoruz, gelişiyoruz ve genişliyoruz.

Peki gerçekten büyüyor muyuz?

Muhakkak ki, çocuk ruhumuzun değişmeyen yerlerinden birisi ilkelliği.

Deneme-Yanılma adını verdiği yollarla başlayan öğrenme güdüsü yaşam boyunca üç aşağı beş yukarı aynı kalıyor. Olsa olsa bir şeylere olan merağımız azaldığı için  ya da ‘yanılmaya’ duyduğumuz o egosantirik tiksinmemiz sebebiyle ‘değiştiğimizi’ ya da ‘büyüdüğümüzü’ sanıyor olabiliriz.  Haliyle bu deneme-yanılma yolu, modern zamanların ‘başarı’ peygamberinden ziyade, var olduğumuzdan beri yanımızda yürüyen gölgelerimizde biri sadece.

Tıpkı deneme-yanılma’da olduğu gibi çağımızın populize olmuş, olumlanmış, haliyle sap ile samanı birbirine girmiş kavramlarından biri de şeffaflık. Dahası deneme-yanılma  ile şeffaflık birbiriyle ölesiyle düşman. Chul-Han’ın kitabı boyunca da defalarca zikrettiği gibi, doğamıza uyan şey, bilinmeyen, merak, denenmemiş olan ya da keşfedilmemiş olan şey’e olan arzumuzun, şimdiki zamanlarda yerini şeffaflığa, tahmin edilebilir ve hesaplanabilir olana bırakmasının hazin sonuçları var. Bunlardan en önemli ilki kendin üzerindeki kontrolü kaybetmek, ikincisi kendine yoksunlaşmak.

İlkinin en bariz örneği sosyal medya üzerinden ‘şeffaflaşarak’ kendimiz üzerindeki kontrolümüzü kaybetmemiz. Nerede ne yediğimizi, kiminle ne yaptığımızı, nasıl düşündüğümüzü,  neye taraf olduğumuzu, birini, bir yeri, bir şeyi ne denli sevdiğimizi sürekli olumlayarak an be an aktarma halimiz çoktan yeni kimliğimiz oldu bile.

Aktardıklarımızla biz oluyoruz. Bize aktarılanlar da bizi var eden girdiler. O yüzden arabada, işte, alışverişte sürekli bir ‘aktarım’ halindeyiz. İçe kapalı, dışa bağımlı ve dış ile var olan, biraz hastalıklı bir aktarım hali bu. Haliyle sosyal medyadaki beğenilme ve takip etmenin yarattığı dopamin kaynaklı bağımlılığını yenmek için instagramı, facebook’u defalarca açık kapatan, uydurma hesaplar adı altında ya da izne tabi  ‘gizli’ hesaplar ile ‘mat’ (bilinmeyen, gizemli) olmaya çabalayan ama diğer insanların ‘şeffaflığını’ merak eden insanların sayısı giderek artıyor.  Platon’un ideal tipleri, modern zamanlarda popülerlik ile belirlendiği için, ‘ideal’ olmaya dair baskı içten değil dıştan, ‘beğeni’ ve ‘takip’ ile, ‘paylaşılma’ ve ‘gündemde’ kalma ile çiziliyor. Zor bir baskı bu.

Kaygı gütmek,  belirli bir yere kadar işlevsel olsa da, kaygının kendisinin eylem olduğu yaşamımız, özellikle sosyal medya aracılığı ile müthiş bir ‘dikta’ya dönüşüyor. İçinden geldiği gibi değil, dışarısının beklediği gibi yaşama zorunluğu yaratıyor. Üstelik bu ‘beklentiler’, dinlerin ya da devletlerin belirlediği gibi kağıt üzerindeki kurallar ve şekillerle belirlenmiyor. Dinamik, ağsal, denetlemeyen ama denetleyen, ölçülmesi zor doğası ile puanlaması kolay kimlikler  yaratan bir ‘dış’ burası.  Sanal bir dış, maddesel varlığımızı yürüyen bir zombiye, ruhsal var oluşumuzu ise şeffaf bir yok oluşa sürükleyen bir dış.

Kendini ve mahremiyetini gönüllü şekilde an be an paylaşmamız yetmezmiş gibi, bunu bir de olumlayarak yapmak zorunda kalıyoruz. Sadece şeffaflaşmakla kalmıyoruz, kendimizi taraflı ve olumlu aktarmaya çabaladığımız ve hayata ve kendimize dair olumsuzlukları bastırdığımız için, sürekli bir eksiklik, huzursuzluk, eksiklik halinde kıvranıyoruz. Haliyle bireyselliğimiz puanlamalara, rakamlara, yorumlara yani dışımıza indirgeniyor.  Haliyle kontrol ettiğimiz tek şey, dümeni kırık bir gemi. Rüzgarın ve dalgaların gerçek kaptanlığını anlamak şöyle dursun, bazen istediğimiz gibi gitmeyen geminin gelişigüzel rotasına özgürlük deme gafletine bile düşüyoruz.

Diğer hazin sonuç ise kendimize yoksunluk halimiz. Süreki online olma zorunluluğunuz, sürekli orada ve ‘şeffaf’ olma durumumuz, bizi zaman ve mekan içinde yoklaştırıyor. Kişinin nasıl ki bir nesneyi net şekilde görebilmesi o nesne ile arasına belirli bir mesafe koymasına bağlı ise, benzer şekilde öncelikle kendi ve başkaları ile olan sağlıklı iletişimi de bu mesafeyle belirleniyor. Ne yazık ki, doğası gereği, nesne şeffaflaştıkça kendisini değil, ardını gösterir hale gelir, yani yok olmaya başlar. Haliyle şeffaflığının en üst noktasında nesne görünmezleşir, çevresinden ayırt edilemez hale gelir. İnsan da, hem hala orada olan hem de olmayan haliyle, bu şeffaflaşma ile, ne kendini ne çevresini görebilir, ne de onlar tarafından ayırt edilebilir. Sıradanlık da değil bu, yokluk. Ya da daha doğru bir ifade ile, kendine olan yoksunluk ve haliyle hayata olan yoksulluk.

Belki de modern zamanların en olumlanan varoluş araçlarından biri olan şeffaflık, bizi en büyük yoksunluklara sürüklemekle kalmıyor, gizem ve bilinmezi de bir o kadar anlamsızlaştırıyor.  Haliyle içimizdeki o deneme-yanılma güdümüzün güdük kalmasına sebeb oluyor. Eciş büçüş hale gelmiş bu tip bir güdü ile, elimizde kalan anca kendimize ait olanca fakirliğimiz ve bedensel ve zihinsel çıplaklığımıza olan acınası ucuzluk.

 

 

 

 

Yanıt

  1. syapici Avatar

    Tebrik ederim çok güzel bir yazı. Peki insanlar neden bunları kabullenmiyor dersiniz? Yüzleşmek ağır mı geliyor?

    Beğen

    1. fatma sibel aglamaz Avatar

      Belki de sıradan, eksik ama yine de şahsına münhasır olduğumuzu kabul edip yaşamaktansa, başkalarının varlığı ile oluşan sözüm ona aktif bir yaşam daha kolay geliyordur. Oyun ve gizem, keşif ve anlamak zor ama doğal seyler. Halbuki yapay her şey görece bir rahatlık. Bir -miş gibilik

      Beğen

      1. syapici Avatar

        Denenmiş eylemlerin bilindik sonuçları var tabi. Tıpkı atalarımızın hareketli, gizemli bir eylem olan avlanmayı bırakıp önümüzdeki yıl ne yiyeceklerini bilmelerini sağlayan tarıma geçmeleri gibi. Bu his peşimizi bırakmamış hiç:(

        Liked by 1 kişi

      2. fatma sibel aglamaz Avatar

        Oyle gözüküyor: )

        Liked by 1 kişi

syapici için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.