Adam
Dolmabahçe’nin soğuk rüzgarları yüzümü yakıyor. Güneş batıyor, gün evriliyor, ve ben zamandan yine kaçamıyorum. Sırtımda bir ağırlık, karar vermemi emrediyor. Hayatımdaki iki kadın. Biri yıllanmış. Tutkunun, yanan apış aralarının, kaosun kasırgalarının cisimleşmiş hali. Avucuna konan bir yırtıcı kuş kadar tehlikeli, onun kanatlarıyla özgürlüğünü kazanman gibi vazgeçilmez.
Diğeri ise yolları beraber yürüdüğüm, dinginliğimin opak mavisi. Gevşemiş kaslarımı teker teker öpen doğa gibi. Göğsünde büyümüş bir çiçek gibi saf. İşte masanın kirli örtüsünün üzerinde, izmarit küllerimin arasında bir yerdeler. Yüzlerindeki çizgiler çatılmış, diri ve yaralılar. Haliyle birbirinden haberdar,ama bendeki yerlerinden bihaber haldeler.
Şakaklarım çatlıyor, iyice soğumuş çayımın dibini yudumlayıp, gözlerimi yumuyorum. Ne yapmalı? Kendini nasıl parçalamalı, nasıl dağıtmalı, seçmek ki ikiye bölüyordu varlığı. Seçmek ki aralıyordu her şeyin güzelliğini karanlığa.
Kadın
O’na hiçbir zaman ait olmak istemedim, O da bana. Böylece sahipsizliğin başıboş ovalarında sık sık karşılaşabildik. Toplumun uyum sağlayamadığımız, ruhumuzun bedene bir kanca gibi saplanıp bizi yokluğa çekmek istediği anlar geldi. İşte sadece o anlarda, birbirimizi bulabildik. Ama ben sınırları sevmedim, o da sınırlamayı sevmedi. Bu yüzden birbirimizle özünde hiç tanışamadık, ama yıllandık, ve yıllar yılı pek çok kez birbirimize dokunduk. Akdeniz içinde çırılçıplak sevişirken, miller aramızda engel ama içimize bizi koyarken, derimizi yırtarken tırnaklarımızda, zevkin ve arzunun o biçimsiz, o ilkelliği içinde inlerken. Birbirimizi çok hırpaladık, kanattık, yaraladık; sonra bir bir o yaraları yaladık, ovduk, okşadık.
Sonra bir gün O Kadın’la tanıştı. Bir adamın başını göğüslerinin arasına yaslayıp,uyutabilen bir kadınla.
Tenini koklayan, ruhunu ayaklarına yatırıp sallayarak dizginleyen bir kadınla.
Ne olursa olsun seni bekleyeceğim diye söz verebilen, ve bekleyebilen bir kadınla.
Başlarda O Kadın’u haddinden fazla geleneksel bulup, küçümsedim. Hayatları birbirine med cezir vari bağlı olan bir kadın ve adamın ilişkisiydi bizimkisi. O yüzden adamın dingin bir denize demirleme arzusunu anlıyordum.
Sonra nedendir, O Kadın’a aşk duymaya başladı, yorulmaya, yoğrulmaya. Saflığı, samimiyeti, hep ‘oradalığı’, hep aitliğiyle sevdi O Kadın’ı. İşte o zaman, merak etmeye başladım. Diğer kadını, O Kadın’ı. Ve bu merak, kendime sınırlar çizmeye başladı. Med anlarımda kendi dünyamda ve umursuzdum. Ama Cezir anlarımda, gittim o kadını buldum, tanıştım, kavga ettim, kendimi kaybettim. Ait olamayacağım bir adama, ait olan kadına baktım. Kıskandım, yaraladım, çizdim, bıraktım, unuttum ve hep hatırladım.
Ne yaparsam yapayım gitmeyen bir adamdı aşık olduğum. Ama ne yapılırsa yapılsın hep kalan bir Kadın’a aşk duyuyordu.
Egomun okyanusları, med-cezirli dünyamı darmadağın etti. Dündü, çıplaktı, ıslaktı ve sıcaktı. Gözlerinin içine baktım Adam’ın. Hayatımda ilk defaydı: “ Kal” dedim. Derin derin çekti içine dumanı, sonraydı gözünü yumdu.
O Kadın
Başlarda Kadın’ın varlığına tahammül edemiyordum. Bazı geceleri uyuyamıyor, canımın diri diri yandığını hissediyordum. Hissettiğim bu duygu kıskançlık mıydı, rekabet miydi anlayamıyordum. Çünkü kıskançlık birisine ya da bir şeye aitlik duyduğunda var olan duyguydu. Ve ben bu güzel adama kendimi sonuna değin ait hissediyordum. Ama O’nun bana ait olup olmadığı konusunda hep var olagelmiş soru işaretlerimle ne yapacağımı bilimiyordum.
İlk zamanlarda o soru işaretlerini gidermek için çok çabaladım. İçimdeki sevgiyi, sıcaklığı, anlayışı, sabrı O’nunla paylaştım. Mutlu olsun istedim, mutluluğu ile var oldum. İçimdeki soruları da acı dolu işaretleri de O’na yansıtmadım. Hemen hemen her geceydi, yanıma geldi, bana en samimiydi, sarıldı, anlattı, dinledi, hissetti, öptü, şefkatti. Her şeydi, yaptı. Her yerimdeydi, her zerremdi, aittim, aitliktim.
Ama neden bilmem, bir türlü O’nun aidiyetliğini, o dingiliği hissedemedim.
Ama Kadın’ı hep hissettim.
Sanki ne yaparsam yapayım aramızda yok olamayacak, ruhu ruhuna bir deri gibi yapışık ve umarsamaz olan Kadın’ı. Ne hakkında bir şey sordum O’na, ne de O bana uzadıya anlattı. Ama aralarındaki tansıklıktı hep vardı, bir varlıktı, bir oluştu. Yine bir geceydi, gecenin dibi, karanlık, sessiz.
Telefonum çaldı, Kadın’dı.
Konuştu, sesi umursamaz, kendinden emin ve asabiydi. İşte o andan itibaren, kıskançlığımın yanında o rekabet duygusu peydah oluverdi. Zaman geçti, bir yandan Kadın’a benzemeye başladım. İnsan sevdiğinin yaşadığı diğer sevgileri de deneyimlemek, O’na her şekilde sahip olabilmek için, şekilden şekile girmek istiyor. Rakibine dönüşerek onu yok edebilmek istiyor. Ben de aynen bunu yaptım. Kadın’ı merak etmeye başladım, onda olup da bende olmayan şeyleri. İşte o zaman anladım ki, bende olup onda olmayan şeylerden ötürü beni arıyordu, tehditkar konuşuyor, bir şeyleri ikrarla inkar etmeye çabalıyordu. Korkmaya başlıyordum, üzülüyordum, kaçıyordum, ama hep buradaydım. Sevdiğim adamın yanında, aşk duyduğu kadın olarak.
Dün sabahtı, uyandı sevdiğim adam. Esnedi, usulca dudağımdan öptü.. İlk defa gözlerime bu denli masum ve anlayışla bakıyordu. Acını biliyorum der gibi. Sonra gülümsedi. Biraz hava almaya dışarı çıkacağını, merak ederse her zamanki çay bahçesinde olacağını söyledi.
Çıktı. Çıkıştı.
*Yazının orjinalı Psikeart Dergisi’nin ‘Rekabet’ temalı sayısında yayınlanmıştır.
