Javier’in piyano çalan insanın sağ ve sol elini aynı anda nasıl farklı kullandığından etkilendiği aklıma geliyor.
Kendini yazarken nasıl kaptırdığı, sanki bir başka dünyaya girdiği. Hani kendisini kaybettiği. Şimdi bu satırları yazarken, parmaklarıma bakıyorum, zihnimden bağımsızmışçasına hatta gözlerimi kapattığımda bile yazmaya devam edebiliyor. Küçük parmaklarım bile inatla bir şeylere dokunma çabasında.
Çalan müziğe bakıyorum. Schubert Piyano Sonata D566-Mtv No:2.
Sonrasında da Franceour’un bir volin sonatı gelecekmiş. Tesadüfe bak diyorum. Parmaklarım bir piyanist gibi satırları yazarken onların, nasıl o tuşlara dokunduğunu ve nasıl kendilerinden geçtiğini anlayabiliyorum.
Benim parmaklarımla gözlerimde yarattığım hazzı, bu satırları okurken ya da bir şekilde buraya yazıldığını anlarken, onlar da kulaklarıyla hissediyorlar.
Notalar da harfler gibi birer alfabe yaratıyor. Zihninde belirli belirsiz melodiler tıpkı zihnimdeki kelimeler gibi çaresizce oradan oraya koşuşuyor ve biz bir şeyleri yakalama telaşına girişiyoruz.
Sake içiyormuş bizim Tuğba. Bugün mektubu geldi. Yalnızlıktan ve yabancılıktan bahsetmiş. İçim bir garip oldu. Uzun zamandır onu hiç bu kadar çıplak görmemiştim.
Şimdi Lotus olsa ahlaksız derdi bana, çıplak görmek dedi, normal değilsin sen, tüh diye bir de tükürük. Yakışıyor mu sana böyle kelimeler. Neyse ki Lotus yok. İçimde özlem dahi yok. Öyle uzakta ölü gibi, kaka tühlü bir yaşamda gidiyor. Böğürtlenli bir bahçede hortlaktı anılar mezarlığında.
Görkem, Hanım diyelim de kızmasın, evleneceğini söyledi şimdi. Sitesi ile ilgili bir geribildirim almak için 7-8 kişiye mail atmış. Ne ulvi ki birisi de benim. Yiğitciğim Özgür ile evleniyormuş. Motora binip Kanada’da gezeceklermiş, boyum boyum çocukları olacakmış ve karikatür gibi yaşamları.
Onlar ersin muratlarına, benim 700 eurom kaldı hesabımda.
Sıktığımız kadar bizimiz.
Dolaptaki balıkları düşün Sibel yılma Sibel. Ekmek bile 50 cent Sibel. Az ye Sibel. Koş Sibel. Uç Sibel. Hoppp çekirge. Kaçınca zıplayışın bu.
Ah Vivaldi geldi.’The storm at sea” diyor.
Bakalım, dinleyeceğiz.
Nitekim violin parmakla yazmaya benzemiyor. Yatağa, çime, bir sevgilinin kucağına uzanıp, ellerini ensede birleştirip düşünmeye benziyor.
Yukarı bakmaya.
Boyası asılı kalmış düşeyazan tavana, Göğebakan duraklara.
Ah be diyorum, yazmak yazmak yazmak. Yaşamak arşınlarcasına hayatı. Arkada makaleler gülümsüyor bana. Bana zaman veren küçük oyuncaklarım.
Akademi.
Seni ne yapmalı, nerelere saklamalı kimse görmeden kimseye göstermeden beni yaşatırken sen nefes aldırırken içimdeki yaramaz çocuğa. Kocaman da bir şeysin, Nereye saklarsam saklayayım birileri bir ucundan görecek seni. Bilmem ki saklasam mı yoksa seni maskem mi yapsam.
Ocak geçti. Şubatı bile yarıladık.
Bir sürü sayfa okuyorum ama çoğu vıdı geliyor bana. Ele avuca dokunan şeyler istiyorum. Tarih gibi, bağlantılı. Böyle masaya ben geldim arkadaş, beni aklına sok diyecek bir şeyler. Beni öğren diyecek.
Sağımda, Mumford, (mumford ve kardeşlerinin after the storm şarkısındaki gibi hüzünlü bir edayla) bana bakıyor.
Kentlerin Tarihi diyor. Al beni oku kardeşim.
Yaz özetle. Sınırlar diyor içimdeki bir şey. Sınırlarını hissettir insanlara.
Seni hissetsinler, suyu hisseder ki havayı hissetsinler. Sessiz sakin bir günde, rüzgâr havayı duyumsamaz sana. Ama ortam karışınca, rüzgâr kendi varlığını hissettirmeye başladıkça düşünmeye başlarsın sende. Onun da varlığı olduğunu, hatta varlığının senin özünü teşkil ettiğini.
Sağlık gibi. An gibi.
Zaman gibi. Kan gibi.
Bunları anlamak için onların sana sınırlarını hissettirmek gerekir. Zaman beklerken, sağlık acırken, kan damardan dışarı çıktığında sana sınırını hissettirir.
Aklıma penisilin vurulduğum zamanlar geliyor. Artık ne kadar hastaysam o zamanlar, doktorum bir sağ kalçama bir sol kalçama bilmem kaç adet vurdurtmuştu. Ne işe yaradır onlar acaba, iyileştim mi ondan sonra bilmiyorum. Ama Bilecik devlet hastanesinin acil koğuşunu hatırlıyorum.
Onları beklerken, sıramı içeri giren kaza geçirmiş adamları. Sonra oraya 3 kez daha gittiğimi hatırlıyorum. Parmağımı çatlattığımda. Dişim çok ağrıdığı bir gün iğne vurulmaya. Bu net değil pek bir de ayak tırnağım çıktığında.
John Lee Hooker çalıyor arkada. Women in my mind.
Vay arkadaş. Şu meret Lotus’un bana yaptığına bak.
Öyle rastgele müzikler açmıştım bana geldiği akşam. Suşiler şaraplar. Nasip bir mide varsa artık. Senin önceden bir müzik, iyi bir müzik zevkin vardı, şimdi öyle takılıyorsun demişti.
Ulen nasıl içime oturduysa bu, ya da aklımda kaldıysa, o günden beri insanlara dikkat etmeye başladım dinlediklerime. İsimlerini hatırlamaya, belirli bir tarz geliştirmeye.
Böyle insanları böyle sevmek lazım sanırım. İnsanı geliştiriyorlar içten içte. Sözde günlük tutacaktım anı defterine döndü buralar.
Leş koktu. Sus sus.
Biraz bugününü anlat Sibelcim.
Peki hocam.
Çekirge!
Bana çekirge demen hoşuma gitti.
Kibirli adamsın ne olacak. Cahilliğini yaratan şey bu aslına bakarsan. Seni karanlığa iten, hapseden. Tamam, E.i kapatıyorum.
Sabah yine kalkamadım. Aslında bakarsanız sayın seyirciler, kaslarım ağrıyordu. Yüzmenin etkisi diyelim. Öğleden sonra dersi ektim ama tam 2. Ders başlarken girip imzamı atıp çıktım. Adamın sesi uykumu getiriyor resmen. Saçma sapan imza attırma olayı da çabası. Komiğime gidiyor bu güç bende havaları. Ne oluyor allasan, işte böyle seni kandırıyoruz, insan kendini bu kadar da alçaltmaz, vallahi ben utanıyorum onun adına. Kıh kıh.. Bu akşam neşem yerinde.
Balıkları da yedim tabi. Keyfimden geçilmez artık.
Tracy Chapmann, Goodbye diyor.
Dinlemek, Sevmektir diyordu bugünkü Hector’lu film. Öyle midir? O zaman bazı insanları seviyor olmalıyım ki dinliyorum. Allah’ım ne iki yüzlüyüm ve insan psikolojisi, ne çok acizsin.
Şu Alice’li resim aklıma geliyor. Alice insanları göremiyorum diye şikâyet ediyor krala, kral da diyor ki ne kadar şanslısın aslında ben de önümde insanlardan başka bir şey göremiyorum. Ne acımasız değil mi?
Şimdi sanki volkanın içinde gibiyim. O kaçtığım tüm insanlık önümde bir yerlerde, bazı bilim amcaları teyzeleri toplamışlar, insanları insanlık olarak yatağa, masaya, sedyeye yatırmışlar, bir güzel kesip biçiyorlar.
Ne için efem, anlamak için.
Ne için efem, çünkü bilim böyle yapardı.
Rahmetli, o olsa böyle yapardı. Şimdi bize bakıp gurur duyuyordur eminim. Emin.
Bak sedye dedim de aklıma sedyede uyuduğumuz gece geldi. Lotus ile. O saatlerde dedem, kilometreler ötede ölüyormuş oysa. Ne garip, o akşam Lotus bir kadına yardım ediyordu. Kalp krizi geçirmiş annesi. İçeride doktorlar çalışıyorlar kurtarmaya. Kadın dışarıda sinir krizi geçiriyor. Ben de içeride, sıkışıp kalmış halime, kokan ayakkabılarımdan utanarak uyumaya çalışıyorum. Dedem uzaklarda, dizleri üzerine çöküyor, nefes alma cihazına düzenli olarak bağlanmadığı için tıkanan nefesine yenik düşüyor.
Yığılıyor.
Kalıyor gecenin ortasında.
Burada bir kadın, ben o akşam sakin geçeceğini düşündüğüm bir gecede, odada sıkışıp kalıyorum.Lotus bir içeri giriyor bir çıkıyor, içinde bir sorumluluk, ağlayan kadını sakinleştirmeye çabalıyor.
Yanımda kalamıyor, gitmek istemiyor, sorumluluk içini yiyor.
Derken kadın annesinin namaz kılarken öylece yığıldığını haykırıyor. Ölüm o kadar yakın ki, bir kapı aramda. Birkaç saat sonra, bilmiyorum tabi o kapıdan çıkıp dedemin ölümüne gideceğimi, arabayla saatler süren yolculuk ardından, öylece toprağa bakacağımı, annemin sinir krizi geçirmiş hallerini göreceğimi.
Kokan botlarımı oralara kadar taşıyacağımı.
Bilmiyorum tabi. Nereden bileyim o an.
Lotus’a o küçücük sedyede sarılışım geldi bak şimdi aklıma
Allah’ım nasıl çekiniyordum oram buram bir yerine değecek de yanlış anlaşılacak diye. Halbuki yanlış anlaşılacak hiçbir şey yoktu ortada. Sinir bozucu bir Türk dizisi gibiydik. Kahramanlar akıllarından geçenleri söyleyemiyor, biri egosundan biri toplumdan, ailesinden, arkadaş baskısından. Böylece geçip gidiyorlar yan yana birbirini ıskalarcasına.
O akşam keşke sarılsaydım ona daha sıkı sıkı. Kolum uyuşuyordu üzerine yattığım için, sarılmayayım diye. Halbuki nasıl da sarılıyordu elime ben ona sarıldığımda. Korkularını unutmuş gibi, sıcacık kalıyordu içimde. Korkak, çekingen, utangaç bir çocuk gibiydi o an. Yanağından öpsem, dönüp kırmızı yanaklarla o da benim yanağımdan öpecek belli ki. Ama ben ne yanağından öptüm, o da ne dönüp bana kırmızı yanaklarını gösterdi.
Sabah oldu beni geçirdi geldi geçti gitti.
Sanırım son güzel günüm bu gündü O’nunla. Sanki o gün ölmüş gibi konuşuyorum farkındayım. Belki de öyle oldu bilemiyorum. Zaman gösterecek kemiklerinin de çürüyüp çürümediğini.
Saygı şart ama beni hep bu kibar ve iyi olma havaları mahvetti.
09 Şubat 2015- Pazartesi
El Born, Barcelona
