..

Lotus ve gerçek kendilik

Bazen diyorum ki, Lotus iyi ki yeterince korkak; ben de fazlasıyla anlık biriydim. Yoksa o yoğun duygular bizi kim bilir nerelere sürüklerdi. Bugün yine, hamdolsun, yapmamamın çok da mantıklı olmadığı bir şeyi yaptım. Eski konuşmalarımızı okudum. Dijital ortamlarda kayıtlı şeylerin en kötü yanı da bu. Asıl onlar ağırlık oluyorlar. Yoksa şu an insanlara yazdığım, bana yazılan onca maddi ve ‘ağır’ şey, Tuğba’nın evde duruyor işte. Sanki hayatımın en nü dönemlerini o kadar normal bir şekilde ortalığa koyuyorum ki, kimsenin aklına gelmiyor içindeki o çıplaklığı görebilecekleri. O kadar hafif ki o kağıtlar, o kadar çoktan kurtulmuş yüklerinden.

Bugün o ‘dijital’ evrende yazılı kalanları okuyunca daha iyi anladım aramızda geçenleri. Halbuki insan, bunca sene bu kadar net bir şeyi nasıl görmez, nasıl bu satırları okuyunca heyecanlanır. Yine de anlıyorum heyecanlanma nedenimi. Yarım kalmışlık hissi, sanki hatalarımdan ötürü bitmiş bir ilişki. Klasik aşk hilesi.

Ama şimdi bakınca görüyorum ki, tanıştığımız ilk yıl boyunca Lotus aşka içreymiş. Olayı tensel boyuta sokmaya çabaladığı ve benim bir şekilde panik yapıp uzaklaştığım o geceden sonra ise aramızda kopma başlamış. Ben zaten kopmuşum kafa olarak. O ise benim bunca yıl yaşadığım acıyı yaşamış. Normal davranmaya çabalamış ama sürekli yazmış. Bir yandan acı çekmiş, bir yandan benden ümidi kesmiş. Aramızdaki o bağı koparmaya başlamış. Ruhum duymamış ama kelimeler o kadar net ki, o zamanlara dair. Bir yanda kopmuş, ölmüş bir ilişkinin acısını çeken bir insan. Öbür yanda kendi hayatında umursamazca yaşayan, belki de bu yüzden daha da erişilmez hale gelen ben.

Ben kendi heyecanlarımda okyanus arzusundayken, Lotus uzakta, hassas ve gereksiz kavgalar yapan biri gibiydi. Kelimeleri egomu beslerdi. Kelimeleri ve bunca sevilmek beni güzel hissettirirdi. Bazen sırf istediklerimizi duymak için neler yapıyoruz, kaç takla atıyoruz, onu gördüm o satırlarda. Kim bilir neler yazdım ona. O zaman birçoğuna yazdığım gibi sevgi dolu. Muhakkak ki ona yazdıklarım daha yakındı gerçeğe. Keza bana cevap verebiliyordu. Edebiyatı bana tanıştıran insanlardandı. Hatta belki tek kişiydi. Şiir hep benimle iken, edebiyat, yani başkaları onunla var oldu. Aslında genel olarak diyebilirim ki başkaları onunla var oldu. Öyle olduğu için, yani başkalarından ötürü, ilişkimiz bitti. Aslında çok önceleri bitmiş olan bir şeyi sakız gibi uzatmış olmamdan ötürü zamana yaymış olduk.

Ve hâlâ, o satırlar yazıldıktan 7-8 sene sonra bile burada onunla birlikteyim. Hayatlarımız nerelere evrildi, aramızdaki bağ ne kadar kirlendi. Kopmuş, bitmiş bir ilişki ne çok şey ürettirdi, akıl almaz. Şimdi dönünce, yazdığım şeylerin en az o zamanlardaki bağımız kadar gerçek olduğunu biliyorum. Onu ben sayfalarca sevdim. (Gayet iyi bilir o, nasıldır birini böyle sevmek.) Onu günlerce düşündüm. Gittiğim her şehre onu yanımda götürdüm. Sokaklarda şarkılar besledim, yürüdüm onunla, güldüm.

Yazdım ve o okusun diye bir gün onca şey yarattım. Sonra yaktım ve kendimi onca anı arasında kurban ettim. Büyümemiş ruhumun her aralığını onun yokluğuyla aptala döndürdüm. İçime döndüm. Belki de onu anlamak için yıllarca O oldum. Şimdi o sırtımda bir ağırlık gibi dururken, kendimi orada usulca bırakıyorum.

Lotus’u sevmek benim için hayatın en güzel şeylerinden biriydi şu ana kadar. Ve yazdığım onca satır, onca sayfa, içimdeki ve dışımdaki onca savaş, ona güzel bir miras kalır diye umuyorum. Kalmazsa bile, ruhumdan çıkmış onca parçanın adına, bu gece geçirdiğim bunca yılı sarıyorum.

Beni çok yordunuz, çok. Eşek sıpaları!

İçime döndüğüm bu yıllarda o kadar dayak yedim ki, o kadar acımsıydı ki geceler, aynadaki kendime bakıp tanıyamıyordum bazen bakışlarımı.

Ama ben o muzip bakışlarımı geri istiyordum artık. Bu hüzünlü gözler, bu yorgun dudaklar bana ait değil, üzgünüm. Gözlerim umarsızlığını, dudaklarım tutkusunu, parmaklarım arzusunu geri alıyorum hayattan.

Ve tüm bunlar geri geldikçe, hayatımda kalmak istemeyen insanlar sanki toprağa yapışmış gibi yerlerinde kalıyorlar ben havalandıkça. Gökyüzü vazgeçişleri doğuruyor sıradanlıklardan.

Şimdi, şimdiye kadar ki hayatımın en üretken aşkının nesnesini ve öznesini seviyorum yine. Bilsin istiyorum, o denli sevildi ki. O denli sevildi ki, kalbimi onda bıraktım. Yaşlandıkça anlasın diye; sıcaklık nasıl bir şey, tutku nasıl bir şey, aşk nasıl bir şey. Bir çocuk dürüstlüğü yalandan beslenir der gibi, bir çocuk arzusu dengesizdir ve öğretir gibi, o çocuksu kalbi ona bıraktım. Bir gün nasılsa evinde bir yerde bulacak.

Benim evsizliğim ise belirgin yollar gibi önümde uzanıyor. Eskilere özlem duymanın bir hali yok. Geçmiş geldi geçti, o anlar şunca şiire ve bunca saman kağıda yapışmış anlamlarda sızlıyor. Kopmuş bir kolun sızısından başka bir şey değil artık geçmişi anmak. Belki o üşüyen yalnız satırlar, tozlanan sayfalar sadece geçmişi ispatlıyor.

Dijital dünyada yok olup gitmiş onca metin ise hafızası güçlü olan, ben değil, insanların ruhunda birer çığlık olarak hâlâ orada. Bir seda gibi yankılanırken, yaşlarımız sayıları kaplamışken, benim sevilmeyi bilmek en yakın çarem, Lotus’u aşkla anmaktan başka yok. Tıpkı bir ölüyü anar gibi. Keza artık ölüleri sevmek, birer günah şimdiki zamana, bir ağırlık ruhuma.

Keşke başka olsaydı diyemecek kadar anlamsız zamandaki zihinsel oyunlarım. Hayatlarımız kopup giderken birbirimizi sevdiğimizle, avuçlarımızı açmak lazımmış. Bazı kuşlar göğe gidermiş o zaman. Bazıları ise ölmüşlüğü ile toprağa düşermiş. Ne yazık ki, Lotus’un ölümü topraktan o tok pat sesini çıkardığında, anladım ki insan her şeyden kaçarmış, ama aşkın ölümünden kaçamazmış.

7 Ocak 2018