Denemeler
Felsefe, edebiyat ve psikoloji hakkında yazılar
-
Yerçekimli amatör bir karanfil
Son zamanlarda ChatGPT ile oluşturulan makaleleri, e-postaları, denemeleri, tarihsel analizleri, tezleri ve sanat eserlerini inceliyorum. Konu biraz geniş. O yüzden izninizle iş dünyasındaki otomasyon, süreç kolaylaştırma, kod yazımı, reklam için videolar hazırlatma gibi teknik ve ‘romantik’ mevzuları bir kenara bırakıyorum. Daha çok, bizzat varoluşumuzdan kaynaklanan acılarımızı, arayışlarımızı ve sorgulamalarımızı merkeze alan içerikler üzerine laflayalım istiyorum.
-
Camiye gittim, döncem
Mark G. E. Kelly’nin Bugünün Normali kitabını okuyorum. Eski toplumsal kuralların ve bağların paramparça olduğu bir dünyada, kendimizi keşfetmenin bir norm hâline gelmesini inceliyor. Ama bu tatlı bir norm değil. Biraz Foucault vari, biraz sistemsel baskılarla, biraz da neoliberal yorumlarla oluşmuş bir norm. Geçmişimiz, ailemiz ve içimizdeki bastırılmış karanlıklarla; bastırdıklarımız ama planlayamadıklarımız ile dolu bir
-
İstediğim şeyden koru beni
Özgürlük, güvende ve rahat hissettiğin bir ortamda kendin olabilmektir, diyor etimoloji (freiheit – freedom, freund – friend). Yani çevren güvenliyse, kendin olmakta özgürsün. Felsefi açıdan da tartışmalı bir tanım, ama işlevsel ve ilkel bir yaklaşımı var: Sürü hayvanları, kendilerini rahat hissettiği bir grupta yaşıyorsa özgürdür. Evrimsel açıdan da makul bir yaklaşım. Malum, kimse içgüdü ve
-
Tüme varmak
Filozofların hayatlarını anlatan (sevgili arkadaşım gibi gördüğüm) Stephan’ı dinliyorum yol boyu. Antik Yunan’da, Sokrates öncesi dönemlerdeyiz. Önce Thales. Zengin, yakışıklı ve şımarık biri. Her şey sudan geliyor. Tamam. Sonra öğrencisi Anaksagoras. Biz de suda yaşayan bir hayvandık, zamanında kesemizden beslenirdik. Heraklitos’un değişim manyaklığı. Hafif LSD kafasında, her şeyi büyük bir bütün içinde ama alttaki ‘şeyler’
-
Eller ki aklın aynasıdır
Bıçak öldürebilir. Ama bir şeyi doğru kesmek, eski zamanlardan beri Uzak Doğu’nun Zen felsefesi ve denge temalarıyla ilişkili olagelmiştir. Sırları anlamak için Japonya’ya gitmeye gerek yok aslında; geleneksel bir sushi mekanında ustanın balığı nasıl kestiğini gözlemlemek, kesici üreticilerinin nasıl “İkigai”lerini bulduklarını anlamak bile yeterli. 16. ve 18. yüzyıllarda ise öz denetim ve kesme sanatları, sofradaki
-
Karbon bedenlerdeki korkuluklar
Anlatırsan, rahatlarsın. Karşına belirsizlik, kıskançlık, özlem ya da sevgi çıkar; her halükarda bu hisler bize aittir. Dürüstlüğümüz kapalı kapılar ardında aslan kesilmiştir. Bazı insanlar, samimiyetin silindiği ölçüde yaşantımızda büyümüş, keza biz de. Ne acı. İnsan, aşk ya da kelamla dolu ilişkilerde sarılmayı korkutucu bulur. Bugün Rimbaud ve Verlaine’in hayatımı anlatan Total Eclipse filmini izledim. Özgürlüğü,
-
En başa dönseydi zaman
Önceden nehirlerin nereden doğduğunu merak etmezdim. Suyun denize karıştığı yerlerdeki devinimleri izlerdim. Işığın dalgalardaki renklere kaynamasına dalar giderdim. Sonra yürürdüm. Denizler okyanuslara, sahiller kayalıklara dönüşürdü. Sonra, neden bilmem, geri dönmeye, akıntının tersine yüzmeye ve kaynağın özünü görmeye merak sardım. Tıpkı yüzüğün Mordor’a dönmesi ve orayı özlemesi gibi, benim kelamlarım da seni, yalnız seni özledi. Sonra
-
Yazının ortası
Sevgili Dostum, Şüphe ya içten ya dıştan beslenir. Beni neden seviyor şüphesi, bana neden yazıyor, neyin peşinde şüphesi? Ben miyim kafasındaki yoksa ben kimim şüphesi.Böylesi şüphelerin cevapları, zamanla kendini doğrulayacak ya da gerçeği ispiyonlayacak yıllara ihtiyaç duyar. Ama ben arada oyun bazlık yaparım, sonra zaman aramızda açılan yaraları deşe deşe kapatırım. Tanıyamayız birbirimizi yüzümüze bakınca.
-
Şekilsiz taşlar
Ruhun tek başına yaşarken zorlanıyorsa, ruhuna liman arıyorsan belki bu mantıklı; ama ya aradığın, ruhunu heyecanlandıracak, ruhunu ilerletecek insanlar ise? Yontmak, şekillendirmek, sivri yönlerini yumuşatmak, klişeleri tam olarak, en azından bak göre, ideal ilişkiye uyan tanımlamalar. Peki ya amacımız yontulmak değilse? Ya da böyle şeylerle yontulmak değilse? Aradığımız bilgi ise, neden hocalarımıza âşık olmuyoruz mesela?
-
Sınırların alçısısızlığı
Zamana en duyarlı yerlerimizden biri sınırlarımız. Kimlik ve arzularımızın sıvımsı olduğu o gençlik yıllarının bir miadı var. Dünyayı arsızca ve arzuyla merak edip, sonrasında düşündüğümüzde ne cesurmuşum dediğimiz riskli denemelere girebiliyoruz. Gün geliyor, sınırların kimyası ile karşılaşıyoruz. Bir alçının zamanla katılaşması gibi sertleşiyoruz o sınırlarda. Ortaya nazaran şekli tahmin edilebilir bir biçim ortaya çıkıyor. Bir
-
Boş zamana dolu tarafından bakmak
Zaman’ın neresinden tutarsan tut kârdır denilen bu postmodern çağa gelmeden evvel, hayatı zararına yaşayan kitleler vardı. Günümüzde vakti de nakti de bir arada yaşayan insanların aksine, içinde yaşadıkları an’dan ve hâliyle zamandan epey farkındasızdılar. Keza zaman kendi içinde ikiye bölünmüştü o sıralar: Boş zaman ve dolu zaman. Boş zamanı bol olan insanlar ‘dolu’ hayat yaşıyorlar,
-
İki arada
Hâlbuki hafızam kötüdür, bilirsin. Ama seni unutmam mümkün değil, bunu da bilirsin. Yine de bilmediğin şeyler var. Mesela, bazen bunca yeri seni unutmak, hatta senden kaçmak için mi geziyorum diye düşünürken buluyorum kendimi. İstanbul’dan bile senden kaçar gibi, öyle alelacele gitmiştim. Barselona’ya bir Colombus gibi gelmiştim. Mahcup ve şaşkın bir halde, kendi içindeki denizlere anlam
-
Taş gibi özgür
Özgürlüğümün mermer tadı dilime geliyor. Onun karanlık ve içime devinimli köşelerinde nasıl da büyüyor varlığım. Bu yalnız yaşamlı yolculuklarda toplumun o örümcek ağlı sertliğindeki bağlarından kopan bir sinek gibiyim bugün. Hayata kapılarını kapatmamış. Yıllar geçtikçe tüm bu toz zerreleri biçimimiz bir dalga gibi geride kalıyor işte. Kılıcını kınında kontrol eden bir savaşçı misali gidişlerim. Bazı
-
Üşüme, al ellerimi koy içine
İnsan çoğu zaman kızgındır. Kızdığın şeye göre zeminlerin oluşur. Bazen zayıflığın, bazen kapatamadığın çatlakların, bazen kendine akamayan acıların, bazen ilk ayak uyuşmaların, bazen de ilk kadın dudağı. Bazen üzerinde vıcık vıcık yürünen kahkahalardır. Bazen Gravity filmindeki gibi yerçekimsiz hayallerden geçirilen saatlerdeki günlerdir, aylardır. İlk yere düşüş anıdır kızgınlık. Ah be geçmiş, sana ne kadar yukarıdan
-
Gömleğimin son düğmesi
Bugün varlığından sıkılıyorum. Beyaz yaka olduğumu hatırlatıyor boynumdaki sen. Gevşetsem sarkıyor, sıksam boğuyor, çıkarsam düğümler yanlış akıyor. Bir imgeye sıkışıp kalıyorum senden çıkarken. Ölümü bekler gibi umutluyum; benden gideceğin günü beklerken. Umut ne demek, bilir misin sahi sen? Hani yollara düşünce avucunda beliren ter gibi bir umut. Ben ise damarlarıma, kanıma, iliğime kadar özlerim o
-
Yabancı dilde rujlar
Spor salonundayım. Türkiye’deki genel kadın profilinden epey farklı teyzeler, ablalar. Enerjik, vücudunu bir spor değil de seksi dans objesi gibi esneklikle hareket ettirebilen bir hoca karşımda. Yine soyunma odasında duş alan anadan doğma teyzeler, ablalar, bacılar. Kadınlar için çok bir cacık yok ama rekabetçi erkek dünyasında, hem penis şekli, boyu hem karındaki kaslar, kollardaki bilmem
-
Yansımadaki
Seni anıyorum. Aynaya bakıyorum. Sol gözüm daha tembel ve küçük. Seni arıyorum, yanlış anlaşılmasın ama eksik ve yanlış bir hikâyenin başrol oyuncusu gibisin. Uzakta ve silik, unutulmayan, mümkün değil ama… Seni sevebileceğim tüm hallerimle seviyorum, Lotus. Benim ruhumda sana yağmayan İstanbul baharlarının yağmurları gibi olsan da, sana dair aşkım kurak geçse de, özlesem de seni
-
Yaşar gibi yürümek
“Çevreyi tanımak değil, duyguları yaşamak gerekir” diyen Pavese ile birlikteyiz. “Haklısın,” diyorum, “insan bu dünyada kendi gibi insanlar olsun ister; bulunca da çıtırdayan bu kardeşliği olur olmaz besler.” Çok insanca, olağan bir duygu bu. Onca şairin mısrasında, boşlukları tozlu raflarında, babanı, aşklarını, kayıp ya da yitik düşlerini ararsın. Şaşırmasın. Belki yakında seni anladığını düşündüğün insanlar
-
Hayat adamı gibi bir şey
Sevgili Dostum, Buradan çok güzel bir hostelde kalıyorum.Zannediyorum ki buraya gelirsen, seversin. Ortamın garip, tatlı bir maviliği var. Hemen solumda koca camlar var; masa yeni, tahta hâlâ buram buram kokuyor. Solumdaki camlardan 2-3 kadın gözüküyor. Başka bir deyişle, hayat kadını adını verdiğimiz insanlar.‘Hayat adamı’ desek ne güzel olurdu, değil mi?Hayatın anlamını çözmüş adam tadında. Ama
-
Benzettiklerimiz miydik?
Ve işte, Paris kapıdan girdi. İçeride bir koşuşturmaca, bir uğultu, bir sıraya girme çabası. Diğer kadınlar kıskanıyorlar onu. Ondan çok daha güzelleri var, çok daha alımlıları, çok daha zenginleri ya da zekileri. Bu salon, “dahalar”la dolu bir nevi. Ama asil erkekler, o içeri girince garip bir merakla başlarını girdiği tarafa çeviriyorlar. Neden? İşte bunu anlayamıyor
-
Geriden sayım
Bugün sadece kendimleyim, sen yoksun, Marcel yok. Ama biz yine de onu düşünüp, birlikte geriye gidelim. Önce aşkın eril ölümü dirilsin. Bundan bir sene evvel, sevgili Kibele, sevgilinin seni ite kaka soktuğu o buğranda, aşk koyunda boğuluyordun. Birinin bulutlarda boğulması misali. Bundan iki sene evvel, bir yandan yeni iş, bir yandan yeni aşk mutluluğundaydın. Paranın
-
Yansımalar
Yaşanılan zaman yitik.Ve kıyılara çarpa anılara dair tek vurgun,günler;ki içinde yürüyorum, durmaksızın.Rutubet kokuyor adımlarım,ellerim boşlukta sallanıyor,arzum yorgun, dokunmak istiyor ruhuna. Boşluk ki,kelebek yıllara vurgun bir çınlama kulaklarımda.Ürperiyorum,küsümsemeler toprağında mülteci bir şımarığım yine,istemsiz, bilinmez bir dilde senli mırıldanmalar ile kırmızı yanaklarım. Kimse tanımıyor beni,cümlelerim havada katılaşıp düşüyor parmak uçlarıma.Yürüyorum, ezdiğim senli benli üç beş hece kırığı
-
Diğer yama
Birazdan Rilke’ye devam edeceğim. Kaç gündür içim dışım sosyoloji oldu. Yoruldum. İnsan neye uzaksa, onun eğitimini mi görmeli? Bugün, Refika adlı birinin videosunu izliyordum. ‘Sayılarla aram çok iyiydi ama insanlarla olmadı. O yüzden psikoloji okumaya karar verdim.’ diyor. Ezberlenmiş bir cümle gibi, havada asılı kalan argümanlar. Eksik olan şeyi okumak. O yüzden mi seni okumak
-
Yukarıdaki bombalar
Yolda Campedevol hedeflerken kendimi La Garriga’da buluyorum. Hedef yolun yarısı. Katalanların ağırlıkta olduğu bir yer. Sağımda, solumda Katalanca sertliği: “Cla”, “amb”, “casa meva”. Şehir mi kasaba mı, bilemediğim La Garriga’yı geziyorum. Garip flörtüm Gemma’nın dediğine göre, burası Modernist mimarlar için bir tür olmazsa olmaz yermiş. Buranın başka bir özelliği daha var: İkinci Dünya Savaşı döneminde
-
Okyanusya dümeni
İçimdeki kelimeleri yan yana dizmeye üşeniyorum. Belki bu ülkede birkaç haftadır yaşamanın verdiği o “Ne yapsam anlamsız, yersiz,” furyası işliyor damarlarıma. Belki bir döneme öncesinde, arkadaşlığın, dostluğun, aşkın, kariyerin, ailenin anlamsızlığı içindeki bir kaosta bunalıyorum. Bir yanım birey, bir yanım sosyal bir hayvan ikileminde kalıveriyorum işte. Ne yazık ki, bazı ruhlar bulamıyor toplumda kendine ait
-
Ben Buradayım!
Bugün grafitilerle ilgili bir yazı okudum. Sıradan insanın şehirde “Ben de buradayım” deme çabasıymış. Sadece sokak sanatçıları değil, hepimiz aynı niyetle başlıyoruz güne. Sosyal medyada, hayatta, sokaklarda, büyüdüğün parkta, benim tuttuğum not defterlerinde, hatta yazdığım blogumsu yerde görebilmek mümkün bunu. Ben de buradayım demek istiyoruz. Hepimiz. Biz var olduk burada; bir zamanlar bir X yaşadı.
-
Büyük balık küçüğünü yerken, kazlar da tilki ile savaşır
Kazları sinirli görünce kaçan Tilki Kanada’nın vahşi yeşil otlaklarındayız.. Bir tilki nefes nefese. Ormanın derinliklerine doğru koşuyor. Bakışları dehşet içinde. Kulaklarını geriye doğru yatırmış, korkusu artık alenen ortada. Ardına bile bakmadan dört nala yalın ayak kaçıyor. Tilkinin hemen arkasında bir kaz sürüsü. Paytak paytak ama hızla ilerliyor. Birikmiş sinirleri hırlamalarına yansıyor. Sık sık yükselen çığlıkları
-
Çiçekler konuşunca
“Tamam, tamam, çiçek oldum; usluyum!” cümlen geliyor şu an aklıma. Hoşuma gidiyor çiçek hâlin, lotus hâlinden başka olan renklerin. Yüzünü düşlüyorum, nasıldı acaba bu satırları yazarken? Pembe ve maviydi muhtemelen. İçimde bir bahar kokusu ile tezimi yazıyorum bir yandan. Evli çiftlerin (yasal ya da heteroseksüel olmak zorunda değil) boş zamanlarını kültür ve eğitime nasıl ve
-
İzmler
Hayatta pek çok şeyi kaybolmamak için yaparız. Ama ya çoktan o karanlıkta kaybolduysak ve bulduğumuz şeylere aşk, iş, hobi ya da ‘kimlik’ demişsek? Neticede hayatlarımıza, bir şekilde devam etmeliyiz. Geviş getirmek zorunda kalan yoğunluklar, her şeyin önündedir. Renksizdir otlar, su eklersin. Beyaz olduğunda, birdir, ikidir demez, içerir her şeyi. İstediğin de dediğin de anlaşılmaz. Ruh
-
İçli dışlı
Kendi içiyle uğraşanlara sanatçı, dünya ile uğraşanlara bilim adamı denildiği çağlardan ne kadar da uzağız. Yalnızlıklarımız, umutsuz hıçkırıklara dönüşüyor. Önceden kalbimizi acıtan olaylar ve kişiler değişmiyor; inatçılığımızla geçmişi ve şimdiyi dönüştürmeye çalışıyoruz sadece. Kendimizle değil, dışımızla büyümek istiyoruz. Hayal ediyoruz, güzel; ama sabırsızız ve hayaller hemen ‘gerçek’ istiyoruz. Gerçek ne demekse. Başkalarının zamanlarını da kendimizle
-
Çiftçinin bereket rüyası
Sevgili Yağmur, Bedenimde, memurun ruhunun vesveseleri ve çiftçi sülalesinin alışkanlıkları dolaşıyor. Düzensizlikten çabuk yoruluyorum. Kaos ie kurallar dahilinde anlaşırım ben, hatta oyun bahçesi çocukluğu dahi diyebilirim bu hâlime. O yüzden aşırı değişim, düzensiz yaşam, uzun yolculuklar yoruyor beni. Dönüşlerde zihnimi boşaltmak zaman alıyor, düşüncelerim daha da pelteklieşiyor. Öyle ki, yorgun akşamlarımda uykularım daha da büyüyor.
-
Eksik renklerdeydik
Böylesi geceler sonrasında usulca yanına gelmek istiyorum. İçimdeki tüm serseri, gezgin, yollara düşkün, ‘anormal’ yanlarımı yatağın hemen yanı başında bırakıp, başının yanına uzanmayı diliyorum. Nefes alışlarının düzenine dalıp, elini koyduğun yastığın halini izlesem ve elimi yanak hizama koyarak sana gizli bir yoldaş gibi baksam, beni tanır mısın? Tanımazsın. İçine dalıyorum; korkusuz bir Alice gibiyim, ölümsüz
-
Müzik arası şehir
Blues çalan bir cafede otururken yazdığım bu satırlar, hüzünlü değil. Ortam loş, içeride elektro ritimli bir devinim bu. Işıklar sarı, sağda solda kitap kokusu. Tabutum böyle olsa ölümüne yatardım içime, öyle bir huzur. Kendilik ve hiçlik hissi. Ne çok sevdim ikinizi. Seni de getireyim mi buraya? Kitaplığa bakalım mesela. Jo Nesbø’nun Petirrojo’su , Tove Ditlevsen’ın
-
Canın Cehenneme
Sevgili Dostum, Kuzey’deyim, yine aklıma İtalya geliyor; neden bilmem. Hâlbuki sana bu grimsi yeşillikte, insanların yalnızlığa gebe olduğu kuzey şehrini anlatmak için oturdum. Belki de Roma’dan aldığım o siyah ‘cuaderno’ya yazdığın gibi, gezdiğim yerleri abarttığımı düşünüyorsundur. Ama bence yerleri değil, insan olmayı abartıyoruz, sevgili Lotus. Biliyor musun, dayanamayıp attım o defteri. Normalde yapma böyle şeyler;
-
Şaşı
Sağ gözüm yanıyor, sol gözümün özgür kalması gibi. Sağ tarafımda bir kahve, boş ve gitmeyi bekliyor; sol tarafımdaki telefonun çalmak istemesi gibi. Sağ tarafımda ayna, bana benziyor; sol tarafımdaki fiş hesap istiyor. Sağ tarafımda paltom, yorulmuş ben kokuyor; sol tarafımdaki küllük boş, dileniyor. Karşımdaki kız bana bakıyor, karşılıklı gülümsüyoruz birbirimize. Atkısına dilini uzatarak oyun oynuyor,
-
Dopamin
Ciğerlerim yanana kadar hızlanasım geliyor, ruhum kusana kadar sevmek ve susup konuşana kadar yaşamak. Gerisi muhafazakârlık, gerisi bohemlik. Cesur olmak ve korkmadan konuşmak isteyeceğim. Hep. Sokaktaki insan korkularından utanmadan soyunacağım etrafımda. Mutlak kararsızlık, ruhuma bile iğreti gelen yumurtalıklarımın kanata kanata çıkacak. Aralarda yaşamayı öğreneceğim. Ne kadın ne erkek, hem kadın hem erkek olacağım. Kimseyle yatmamış
-
Turuncuydu kapa
Sabah erken kalkıp yola koyuluyorum. Louvre’a gidiyorum. Surattaki ve vücuttaki ifadeleri iyi vermişler. İnsan heykellere hayran kalıyor. Rodin filmi geliyor aklıma. Küçük bir çocuk Claudie’nin heykelleri yapmasını izliyor. O sırada kadın biraz delirmiş durumda. Heykel şekillendikten sonra çocuk gelip kadına soruyor:“Bu taşın içindeki insanları nasıl gördün?” İşte, bu heykelleri görünce de benzer şeyler hissediyorum. Hoşuma
-
Nalları sökmüş
Yıllar önce bir roman yazıyordum. Fransız sefiri bir adam, Mısır elçisinin kızına âşık oluyordu. 19. yüzyıl, Osmanlı’dayız. Kitabın bir yerinde, sefirin kızı kırda, at üzerinde dört nala gidiyordu. O özgürlüğü, o kendi başınalığı ve gerçeküstülüğünü yazıyordum satırlarca. O satırları okulun yurdunda yazan ben mi, yoksa at üzerindeki kadının özgürlüğü mü daha çok yaşıyor, bilemiyorum. Hangisi
-
Karşıdaki
Karşıda olmalıyız seninle. Kelimelerin öbür anlamında üşümemeliyiz. En kötü, ben yakarım bizi. Pencerede söylenmemişler olmalı, var olan her yağmurun tersine gülümsemeliyiz. Zira o ruh seni sevdi ziyadesiyle. Damlaların büyüdüğü, öbekleştiği ve sonra küskün aşıklar gibi yerçekimine dayanamayıp ayrıldığı o rastlantısal hatları izlemeliyiz. Pencere hayat tiyatrosu gibi ve yürürken çıtırdayan ahşap zemin, rüyanın mesajlarını yaratmalı. Koltuğun
-
Bahçeli cehennemler
Sevgili Yağmur, Geceyse, “iyi geceler” diyorum, gündüzse “günaydın”. Nasılsın? Bugün iyi misin? Yoğun musun, uykulu musun? Yanımda olsan, bana sütlü bir kahve yapar mıydın? O kahveyi sana bakarak içmeyi dilerdim. Gözlerin, ruhumun korkan yerlerinde, ilk kez açıldıkları yerlerde ve ilk resimlerimizi insanlığımıza, sanata ve sanata dair orada çizerdik. Lascaux mağarasındaki o bizonlar gibi. Bardağını sıkı
-
Öyle kolay ölmem ben
Sevgili Yağmur, Yaka silkiyorum ve çıkıyorum dışarı.Kesik, ıssız bir parfüm kokusu siniyor sinüslerime. Yağmurun silemediği köpek dışkılarının yoğunluğuna, eski pencerelere asılmış atletlere ve donlara bakıyorum. Çamaşır kokusu, kimyasal. Yumuşatıcıların sokaklara doluşu beni büyülüyor. Yeni yıkanmış mavi çarşaflara sarılmak, onların yumuşaklığına yumulmuş bir şekilde ölmek istiyorum. Ama içimden bir ses, ısmarlama aramaların yalnızlığındaki sert bir yatakta
-
Bir Karadeniz türküsü
Sevgili Yağmur, Karadeniz’in yükseklerinde bir ahşap evde olsak. Yorgun değil ama argın olsak. Her şeyin mümkün olduğu bir dünyada yaşadığımızı söylesek yanan tenekelere. Romanları kardeş gibi yan yana okusak, şiltenin bazen tenimize, bazen de kemiğimize dayandığını duysak. Unutmak denen üvey evladın soğuk gecelerde hissettiği o duyguları unutsak. Lizbon sokaklarından karşıladığımız yüzlerden hatırlasak birbirimizi. Dilimizdeki kanlı
-
Dalgalarla yayılmak
Sevgili Yağmur, Sana bunca sakin içim, durgun yeşil bir göl gibi yüzeydeyim. Çarşaf gibi kokan bir dinginlik bu. İçimde bazen varmışsın ya da yokmuşsun gibi. Demek böyleydim sende. Tuhaf. Böyle anlarda, hadi adına dengesizlik diyelim. Senin bir hayal olduğuna inanıyorum, tıpkı bir zamanlar sende olduğum gibi. Senin gibi sessizliği “unutulaşa emanet” bir hıyanet olarak görmüyorum.
-
Çiçekler konuşunca
Geçmişin tozlu sayfaları hapşurtuyor beni. Acaba senin ölümün nasıl bir şey olacak, varlığa dair? Derken Fürüg geliyor yanıma ve üç elma düşüyor o an gökten.Onun bu mucizeli soğukluğu, aramıza kristal bir duvar dikiyor. Bu anda, bu saatte, bu edebiyette boğuluyorum. Alıyorum avucuma, kocaman kırmızı; ellerin ise Cebelitarık huzuru. Kavrıyorum. Diğeri sana düşüyor..Bu aşağılık dünyada, ya
-
Sefer-i Paris
Seninle birlikte ne çok gezmiştik. Şimdi o yolculuklar bir düş gibi. Ben, Paris sokaklarındaki bizi hatırlıyorum yine de. İçimden bir ses, bu şehre seninle bir daha geleceğimi söylüyor. Evlat edinilmeyi bekleyen çocuklar gibiyim. Umuda inanıyorum hemen. Biraz önce Paris’ten döndüm. İnsanları yaşarken yine serseriydim. Sokaklara adını ve sessizliği bıraktım; bir gün olur da gidersen, duvarlara
-
Yasaktı sıcaklık
Bugün müziğin matematiğiyle oynayan bir adamla tanıştım. Ah, nasıl sevdim. Cohen, Suzanne diyordu beriden. Sonra sana baktım. Uzadıya. Benim yitik dostum, ben büyüdükçe, torpilli bir hâlle sen de büyüyorsun. Ama ben ne seni ne kendimi konuşabiliyorum. Sessiz kelimeler mahpusunda gıdıklıyorum Cohen’i ve yanımdaki adamı. Dudaklarımda dudaklarının yasak tadı, bir de dikişler ve orada burada yara
-
Rüya
Sayfalarla oynarken fal bakıyor gibisin, Lotus. Bazen kelimeler de kartlar gibi açılıyor, her biri başka bir anlam taşıyor. “Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli” dediğinde, içimde bir şey kıpırdıyor. Bu cümle, hem acı hem de bir o kadar huzurlu; seninle olan her şeyin derinliğine dair bir iz. Unutmuş olamam seni. Derinlemesine yaşadığım bir iz var,
-
Keçi ve kedi
Geçen kış geçmedi, buradaKapı komşusu o şimdi,Uzun sessizlikler bitirecekDüş kuracaklarAynı avlunun iki kardeşiBahçenin keçisi ve kediVe çite tüneyen horoz veYumurtaya merakla bakan eşek.Aynı bakışla konuşacaklar -Birhan Keskin Uzun zamandır ikimize dair bunun güzelliğinde satır okumamıştım. Keçi olan sensin muhtemelen. Kedi, malum ben. Kendisine alerjik bir varoluş. Horozlar malum, eşekler de hayatımıza soktuğumuz 3. Kişiler. Curcunadayız
-
Lizbon Cinayetleri
Sana başkalarının da Yağmur dediğini söylüyorsun. Ama aramızdaki farkı biliyorsun, belki de en çok sen. Bugün buraya yeniden bahar geldi. Aylardır şarap içmiyorum. Aslına bakarsan huzursuzum. Ve Huzursuzluğun Kitabı’nı okuyorum. Pessoa’nın memleketine gitmeden evvel, O’nun dünyasına günden daha az karanlık dünyasına giriyorum. Neden bilmem, Kafka ile bir şekilde kardeşlermiş gibi geliyor. Ama Fernando, Kafka kadar
-
Zelda
Hücrelerimde duyumsadığım oluyor bazen seni. Hatta bazen ürküyorum da, acaba bendeki anlamını bir gün görüp de anlamazsın diye. Zamansızlığı, andaki sonsuzluk olarak yaşadığımız çok oldu seninle. Sevdin, sevildiğin kadar belki de. Ama zamansızlığı zamanda yaşamadın. Ben de yaşamadım. O yüzden, aramızdaki bu bağ, varlığım ve varlığın, buna bir ispat edercesine dikiliyor karşımda. Seneler, seni duvarlara
-
Yağmur
Senden geçmek, ne güzel bir dur emri; ölüm, ne güzel bir düş. Ben ise ortada üşüyorum. Ölü teni gibi soguk bir gün. Isınmak için, sensiz okuduğum onca yazı, onca makale yetmiyor bana. Arkada Blue Raincoat çalıyor. Cohen. Az biraz sakinleşmek için, bir sürü mektup yazıyorum. Dostlara, “yaşayanları” paylaşıyorum. Kendime, ölüler evinden anıları. Gelen mektupları okuyorum.
-
Araf ve ruth
Herkesin Ruth’u var mıdır, Lotus? Herkes, bu yavan dünyaya sıkışıp kalanlardan birine mi âşık olur? Herkes korkar mı kendinden, hissettiklerinden, senin korktuğun gibi? Burada, bu köhne kafede otururken… Şiir okuyup hayatı umursamadığım, roman okuyup kendimi kendimle kucakladığım hâlime sıcacığım. Birhan’a benziyorum diye düşünüyorum bazen, onu okudukça. Terk ettikçe terk edilmiş, uzaklaştıkça özgür kılmış ve özgür
-
Sessiz tiyatro
Önce mavi gökyüzü hayali kuruyorsun. Hep orada olan ama görmezden geldiğin, alışkanlıktan bakmayı unuttuğun bir mavilik. Benim dünyamdan kaçarcasına… Sonra duvarlara dokunuyorsun. Çöl sıcağı gibi yakıcı. Üzerine paralar ve gazete kâğıdı misali kaplanmış, ceset gibi kıpırtısız şeyler var. Ama kokmuyorlar. Belki de ölü değiller. Halbuki sıcak, ruhunun terini bile damlatıyor. Hayaller kuruyorsun. Mavi. Bu yüzden
-
ZORLA GÜZELLİK OLUR
İnsan beyni, zorlandığı yöne gitmeli. İmanın zıddı misali. Dinde zorlama olmadığını ve icraatta kolaylıkların tercih edilmesinin tavsiye edildiği ayetleri düşünüyorum. “Dinde zorlama yoktur,” ama düşüncede tam tersine… Ben de beynimi zorlayacak şeyler yaptıkça ruhumun özgürleştiğini duyumsuyorum. Ayağımın altından kayan toprak parçasının kokusu önce bu—sonra da uçuyor olmanın verdiği o özgürleştirici güç oluyor. Ayaklarımda parmak arası
-
K-açış
Kaçışlar dönüşleri getirir her seferinde. Bir zamanlar bileklerine kadar bataklık, su birikintilerine inatla giren, şemsiyeyi reddedip özgürlüğün bedelini iliklerine kadar ıslanarak ödeyen bir tanıdığım vardı. Üşümemişti. Ama cebindeki son parasını ısınmak için çaya vermişti. İlkokul anılarının masumluğu ile yaşlanma arzusundan çok uzaklara bakmıştı denize. Gülümsemişti. Vapurun gidip gelmediği anlara inat, ıslak montunun bozuk fermuarıyla oynuyordu.
-
Sıcak duvar
Ayaklarım dik duruyor artık. Demek ki primatlaşmış ruhum yavaş yavaş insanlaşıyor. İçgüdülerimden, doğanın saflığından sıyrılıp, o kıllı ama içten maymun yerine insan geliyor. Zaten doğduğumuz andan itibaren geçerli olan evrimimi yaşarken, işte, ayaklarım üşüyor. “Hey!” diye bağırıyorum. “Hey! Büyüyorsun, küçük insan çocuğu. Al işte, bu senin yaşamın. Bağlarından, bağımlılıklarından, korkularından, içindeki hayvandan geçiyorsun. İnsan oluyorsun.
-
Papaz naniği
Şimdi günah çıkarmış ama hemen sonrasında aforoz olmuşluk günündeyiz. İmamın gusül abdestinden hallice bir arzuda. Sevdim diyoruz elleri sopalı o yabanilere. Ruhum sevmeyi nasıl bilmişse, öyle sevdim. Siz de sevebildiniz mi? Ellerim küçüktü, ama sizin ruhunuzu kapattığınız sırça fanusa kıyasla bir dev gibiydi gölgelerim. Sınırları seven insanların dünyasında bir cüceydim. Hâlbuki istemek yeterlidir; heretik ruhlar
-
Camdaki duygu
İnsanlar, senin onlarda hissettirdiğin duyguları sevmeye eğilimlidir. Oysa duygular, baharda açan beyaz çiçekler gibidir; belli bir dönemde beyaz ve pembe, geri kalan zamanlarda ise yitip gitmiş, o renklere yabancılaşmış yapraklar gibi yok olurlar. Duygular geçicidir; bir dönemin yeşermemiş tomurcuk çığlığıdır. Ve şimdi, yazı sonbahara karıştıran bu günlerde, artık duygularımızla değil, şemaları olan insan halimizle yaşıyoruz.
-
Ayna Terapisi
Saatlerce yazmak, tendonlarını ateşe verir gibi, kelimeleri damarlarından çekip çıkarır gibi. Ne daktilo tıkırtısı, ne de soğuk taşların elektronik parıltısı var bu anda. Sadece hızsız, zamansız bir duruş, zamanı bir makas gibi kesip ikiye ayırmak arzusu. Çöp bidonu gibi gereksizlerle dolu ruhun, jet hızında yaşanmışlığın ağırlığıyla eziliyor. Saplantılarımdan örülen yumaklar… Sapan geriliyor! Pat, pat, pat!
-
‘Çok güzel yeşil bir taş buldum. Hemen gel’
Zorba kitabındaki kadar olmasan da, zalimsin. Bana “Yazma,” diyorsun, “Yazma işte, bana açık açık yazma. Kapalı yaz, oyunlar oyna. Böylece kedinin tırmıklarını kimseye atamam. Schrödinger’in kedisi gibi bir var ol, bir yok ol; hep bende yaşa ya da hiç yaşamamış gibi öl,” diyorsun. Diyemem. Bunu diyemem. Ruhumun palyaçoluğu ve ölü sevici kedi avcıları arasında, dipdiri
-
Mor palyaço
Marmara’nın şiiri şöyle başlar. “Yüzü olmayan bir palyaço, elleriyle olmayan yüzünü örtüyor ve ağlıyor. İçeriden ağlıyor ve ölüyor. Zaman, yüzünü eskitemez çünkü yüzü yok.” Sonra, senin bana yazdığın o mesaj geliyor: “Niye kaçıyorsun benden? Niye açmıyorsun telefonlarımı? Yüzün mü kalmadı?” Az önceki şiiri de sen tanıttın bana, yüzsüzlüğü de, palyaçoluğu da. Araya girmem Marmara’yı rahatsız
-
Başkasının ipi ile
Ellerime bakıyorum, küçücükler. Sana bakıyorum. Zorladıkça kopan ipler gibi kayıp gidiyorsun benden. Zihnim, bir günah gibi karanlık, köşe bucak insan gölgeleri arıyorum. “Demek ki bir yerde güneş var, ışık var, kaçış var,” diyorum kendime. Yine de gıkım çıkmıyor. Kaosun içinde, yumuşacık bir haldeyim. Böylesi devinimlerde hafıza iyi gelir, hafıza şimdiyi yeniden diriltir. Gölge bulamazsan, sana
-
Çıplaklığın kahverengi
Sana karşı ruhumun savunmasızlığını hissediyorum. Kırmızıyım. Açık kırmızı. Bu duyguyu nasıl anlatırım, bilmiyorum; öyle tatlı ve kendine özgü ki… Maskeler yüzyılında doğallık, palyatif kaçışlar yüzyılında içten içe yaşamak çünkü. Böylesi anlarda acı denen şey huzura, oyun denen şey yeşile dönüşüyor. Tıpkı Vita ve Virginia’nın mektuplarını okurken zihnimde yarattığım filmler gibi. Beni en çok, “Yaşam, hassaslıklarımın
-
Kara delik
İnsanın tatminsiz ve yorgun kaldığı anlar vardır. Hani bir adım atmak istersin; gözünü yummak ve cesur olmak amacındır. Ama karşı tarafın yorgunluğu seninkinden fazladır. Bilinmezlik düşüncesi çekse de seni, şimdinin umutsuzluğu yaralar. Böylesi anlarda adım atmaktan çekinmemizin sebebi yüzde kaç korkaklıktır, yüzde kaç gelecek yaratımı için geçmişe sus payı vermektir, bilemezsin. Bir insanın takıntının değil,
-
Dışarıdan
Yolculuklar lazım bazen; insandan insana, mekândan mekâna. Yorulduğunu hissettiğin an, kokan ruhunun teninden sıyrılıp kendine soluklanacak bir yer açmaktır yutkunmak. O yüzden, geçmişe bakıp “şükür” diyebilmek ve rastgele denk gelişlere gülümseyebilmektir hayatın inceliği. Kendin olmak; giderken de, gelirken de, o gelgitlerin tam ortasında da… Bırak, Tutunamayanlar diyarında varlığından cayanlar kendileri hayıflansın. Hayatta kalmak için bunca
-
Öylesiydi üst üste
Zihnimde kelimeler var. Başka bir şey yok sanki. Yığın halinde, baskı halinde kelimeler, üst üste ve alt alta. Bazen bazı insanlara dönüşen kelimeler, bazen şiire, bazen hadi abartalım, makalelere. Böylesine kelimeler içindeyken zihin, kimsenin yakınlığı ısıtamıyor beni. İnsanlar bir ritüel gibi döner etrafında, görmezsin bile. Bazıları oyun, bazıları numune olur geçmiş içinde. Yine de, şimdiki
-
Konuşmak kendine tutsaklık
Bu akşamki adamlardan biri içime içime soruyor: “Sözlerin hiç kimsede bağımlılık yarattı mı?” Duymamazlıktan geliyorum. Bugün, bağımlılıkla ilgili Psikeart yazısını tamamlayıp yolladım. Susuyorum. Çünkü içim boş, dışım dolu. Özünde gelip geçici düşüncelerin çöplüğü içinde bu tür şeyler anlamsızlaşıyor zira. Tazelik yoktur bağımlılıkta, ama bağlar dirimlidir, diyesim geliyor o adama. Arada kalan sonbaharlara da büyümek deriz
-
Kaburga kırığı
Kalp masajı yapan doktorların karar vermeleri gereken çok önemli bir an vardır: Yaşamı zorlamalı mı, yoksa ölümü kabullenmeli mi? Bu öyle kritik bir andır ki, yaşamı öldürebilir ya da hayırlı bir ölümü gereksiz yere diriltebilir. İşte bazen ilişkilerde de buna benzer anlara sıkışıp kalıveririz. Hüzünlü bir sorumluluk bu, kabul edelim. Önümüzdeki kişiyi karşımıza alıp ölüme
-
Asılsız zamanın peşinde
Zamanın arsızca yok olduğu bir dönem bu. Bir yandan kollarda takılı olmayan saatlerin tiktaklarına sıkışmışız, bir yandan elimizdeki telefonlarla hayatın egosunun sekreteri gibiyiz. Bir yandan mülkiyet belasıyla uğraşıyor, bir yandan kariyer denen çarkta dönüp duruyoruz. Zamanın asılsızca yok olduğu dünya da tam bu devinimde başlıyor sanırım. Çünkü pek de bize ait olmayan ya da içinde
-
Dışarıdaki güvercin
Sokakları karanlık bir şehirdeyiz. Bahçe ışıkları bile söndürülmüş. Zifiri bir yalnızlık. Akşam yemeklerinin çatal bıçak gürültüsü dinmiş. Oturma odalarının ışıkları teker teker sönmüş. Yorgunluk sigaraları içilmiş, bir iki bulaşık kavgası yapılmış. Boylu boyunca uzanmış evlerin dış cephelerinde geriye yalnızca birkaç lamba kalmış. Belli ki geceye direnenler iş başında, eyleme içreler. Diğer bir deyişle, masalarındaki titrek
-
Bakirenin hayalleri
Yazmanın rahatlatmadığı günler vardır. Yaşam önündedir; çıplak bir ten gibi dokunulmayı bekler. Arzudan kıvranır, “Al beni, sok zihninin içine,” der gibi. Kimi sana dair, kimi ise dokunulmaya. İçinden ana ve kelama dokunmak gelmez. Çünkü yazı ağırlığını alamaz; çünkü hayat seni kendine bağlar. Yüzüstü uzanıp geçmişi düşünmek bizi günahkâr yapar böyle anlarda. Tene dokunmak istersin, aşk
-
Nar ekşisi bilimi
Dünyanın yaşlandıkça dönüşen haline alışmak kolay değil. Elbette, “acılar ve zorluklar beyinde başlar, beyinde bir yer” tezine ben de katılıyorum. Ancak bu, sonuçta bilindiği halde uygulanması imkansızlıklar grubuna giriyor. Acıyı ve zorluğu “üf” ya da “of” ile geçiremiyorsun. Peki, insanın acılarına aç-kapat düğmesi takabilseydik ne olurdu? Çevremizde gözünde yaş akmadığında görmeyen, duygularını kalbi taşarcasına haykıramayan,
-
Jelibonlu dans
Tüm jelibonları yere sermişti. Mavi, mor, turuncu, sarı. Eteklerini sallaya sallaya yürümüştü koridorlarda ilerlerken. Şekerin zevkiyle örselenmiş odaya destursuz girmişti. Cepleri bilmediği renklerden oluşan duygularla dolu. Derinlere doğru ilerliyordu. Eteklerini sezonu bitmeyen birer sirk gösterisi gibi çevirerek dans ediyordu ilerlerken. Parmak uçlarına basa basa tanıyordu odadakileri. Sırasıyla her jelibon hayaline basıyor, gözlerini sımsıkı kapatmış bir
-
Karanlıktaki Nefes
Karanlıkta saklananı bulmanın en iyi yolu, gözlerinizi kapatmaktır. Böylece sese ve dokunuşlara hükmetmeye başlarsınız. Gizemli kaçışların kahramanı, nasılsa nefes alıp verecektir; onu duyabiliriz ve nasılsa teninin içine sıkışmıştır varoluşu, ona dokunabiliriz kırık parmak uçlarımızla. Belki duyguları bile koklayabiliriz. Olur, gün gelir ya yan yana dizdiğimiz kelimelerimiz anlamlı bir cümle ifade eder. Cümleler satırlaşır, satırlar ise
-
Ol dedi öldü
Bazen geçmiş kişileri taşır, bazen kişi geçmişi. Bir şekilde döner, dolaşır geçmiş denen şey, şimdi bir oyuncak gibi o kaderin elinde şekillenir. Ben geçmişimi taşıyanlardanım. Uykusuzluktan yorulmuş göz kapaklarım, eğilmiş omzum, nasırlaşmış işaret parmağımla tam ortadayım. Bazen bu morluğun hesabını sorayım diye kaşlarımı çatıp, o meşhur kırışıklığım iki gözümün ortasında etrafa bakınıyorum. Kimse yok. Hesap
-
Bazendi sık sık
Hayatta derin denizlerde yüzmek zevkli midir? Bazen. Düşünen insanları sever miyim? Sık sık. Tarih fi iken, bazenler ile sık sıklar arasındaki savaş böyle başladı işte. Sık sık bu satırların yazıldığı kağıda dokunuyorum. Kağıt parçalarına yazıdan daha çok fazla değer veren insanların, bazı şeyleri kendilerine saklayabilme için sevdiklerini nasıl da kolay harcayabilecekleri geliyor aklıma. Sonra Boğaz’ın
-
Esmer olan
Ne olursa olsun seviyorum seni. Ruhuma yeşil tomurcuklar atıyorsun. Kanırta kanırta çıkıyor olsa da filizler, seni tanıyor dirimli acılarım. Yükseklere çıktıkça içimin asi peygamberleri, taş üstünde taş bırakmıyor yaşayanları. Kokuşmuşluk doluyor etrafa, ben bahara niyetliyken. Başım dönüyor. Halbuki çoğalmak isteyen o minnacık hücreler gibi, sevişmek istiyorum ruhunla. Kelimelerimiz inlesin, anlasın ve üresin istiyorum her ritimle,
-
Kaya içinde sıkışıp kalmış boşluk
Yazılabilecek şeyler gerçekten hep yalanlar mı oldu? Yazdıklarımızı haklı çıkarabildik mi, yoksa günlerce onların tutsağı mı olduk? Hadi bizi geçelim, efsunlu sözlerden etkilenen kim: yazan mı, okuyan mı, yoksa adına yazılan mı? Eğer yazının bir gücü varsa, bunu gerçekten kavrayabildik mi? Kaç kere kaybettik o gücü, sırf yazdıklarımızı, duygularımızı ya da varsa ruhumuzu ve diğer
-
Harcanmayan pilot kalem
Para artık epey kolan “harcanan” bir meta. Kazanılmasıyla emek arasındaki o kadim ilişki son yıllarda ne kadar da değişti. Harcanırken adeta kıyıyoruz paraya. Halbuki zihnimiz, “Emek yoksa yemek yok” ya da “Emek verdiğin şeye daha çok kıymet verirsin” gibi düşüncelerle bizi yüzyıllardır ne güzel kandırıp duruyordu. Peki, neden para söz konusu olunca bu denklem, en
-
Yangın ertesi
Sönmüş kelamlar uçuşuyor kafamda. Külden. Doğa el ele vermiş bedenimle, rahatlatmaya çalışıyor ruhumu. Arsız ve uslanmaz ruhumun eğitmeni sessizlik. Kelamlar dört bir yanımı sarmış, bana moral veriyor. Suretler usul usul kısa ziyaretlerinden ayrılıyor. Onlarsız kelimelere nasıl alışacağım bilemiyorum. Muhtemelen şizofrenik bir edebiyat oluşacak içimde; insanların kanı olmayacak ama canı olacak, canım içinde. Yine de o
-
Hafıza
Bazen iyi ki unutuyorum diyorum. Geçmişin hortlaklığını sadece rüya görmeye benzetiyorum hatırladığımda. Halbuki yaşanan, rüyadan daha korkunç çoğu zaman. Hayatı oyalamalarla yaşayan biri için, elinde oyuncakla bizi oyalayan bir anneye sahip olmak gibi şimdiki zaman. Kendi başımıza kaldığımızda kaosumuz başlıyor, geçmiş denen soyut, erişilmez, kontrolü zor rüyalarda. Hatta elimizde oyuncak boyutunda daha da çocuklaşırız o
-
Yüzyıllık sıkıntı
21. yüzyıl insanı olmak sanıldığı kadar kolay değil. İnsanın kafasına bu kadar anlam yükleyip, ona göre yaşayamadığı bir dünyadan bahsediyoruz. Müthiş bir kolaylık çağı, sınırsız bilgi ve olağanüstü teknolojik rahatlıklar… Ama inanılmaz bir bağımlılık içinde yitip giden benliklerimiz. Zannediyorum ki, insanoğlu kendini bu kadar özgür hissetmeye zorlanırken, hiç bu kadar tutsak olmamıştı. Olamazdı da zaten.
-
100.kattaki Mösyö
Sevişmenin nasıl bir dili var acaba? Bacak aralarımız aşık olunca ne kokar? Mürekkebimizde hangi özneler sözleşmiştir kim bilir. Daha kaç yıl, kaç an terliklerimizi çıkarmadan oturacağız kendi evimizde? Daha kaç sabah bizsiz, ışıksız alınacak o durmayan trenlere. Duraklar Mösyö! Okyanusumun şoförü bir kadındı, anlıyor musunuz? Koyu kumral, orta yaşlı, üzerinde polar hırkasıyla, kocaman, 100 katım
-
Bana sevmeyi hatırlatır mısın?
Unutur gibi sevmeyi. Yarın gidebilir ki sevmeyi. Aslında hiç sevmemiş, şöyle bir bakıp gidecektim gibi sevmeyi. Eski bir ruha anlık dalışlarla girip çıkar gibi sevmeyi. Bana unuttuklarımı yaşatabilir misin yeniden? Korkularımın tanrısını yağmurlu bir güne hapsedebilir misin? Kelimelerimin elinden tutup, onlara bahçelerde kaydıraktan kaymayı hatırlatabilir misin? Gözlerimdeki parlaklıkları geri isteyip, güneşten bir demet çalabilir misin?
-
Hayata da hesap sorulur
Hatta belki bizzat en çok ona sorulur. Geçmişe sorulur, şimdiye sorulur, başkalarının bizim üzerimizdeki etkisini kestiremeyen kalbe sorulur, kendine sorulur, hep kendine bir şeyler sorulur. Hatta belli belirsiz geleceğe bile sorulur. Bir başkalarına hesap sorulmaz. Onlara ‘neden’ denilemez. Emredilemez. Çünkü onlara sorduğunuz hesap sizi yakar. Bırakın başkalarını, kendinize sorun. Acı çekin, sinirlenin, hüzünlenin, ağlayın. Ama
-
Pastoral bağlar
Benedict’e gittik. Natalie ve kız arkadaşı Clara ile tanıştım. Güzel yeşil çayımı ve ardından o kadar tok olmama rağmen cheesecake’i mi yedim. Onlar şu meşhur benedict egg şeysini yediler. Muhabbet düşündüğümden daha akıcı, daha geneldi. Hatta ikisine baktığımda lezbiyen bir çift olduklarını anlamak o kadar kolay değildi. Ben de deneysel bakıyorum ya insanlara (!), çaktırmadan
-
Kutudaki kedi ve şiiri
Gerçek ve bilimsellik, yeni zamanın ezan sesleri misali. Etrafımızdaki ‘veriler’ gün içinde defalarca karakterimizi, işimizi, aşkımızı ve düşümüzü hizaya sokmamızı salık veriyor. Akıl dışı olan şeyler artık tamir edilmesi gereken bir bozukluk gibi. Korkularımızı, bastırdıklarımızı ve arzularımızı, makul biyolojik ya da psikolojik temellere dayandırmadan yaşadığımızda, en kibar şekliyle tuhaf bulunuyoruz. Mutluluk bile bir iki serotonin
-
Dalga ve teknesi
İnsan yaşlandığı yerden bükülürmüş. Belki de bu yüzden kırıştığım insan yerlerimden utanır oldum. Her küçük kıymık, derime daha acımasız batıyor artık. Halbuki yaşamak olanca haliyle güzel. Çok güzel. Ve tüm bu yazılanlar, sana dair veya sana, bir zaman kaybı mı yoksa bir kayıpta yakalanmaya çabalanan zaman mı, meçhul. İnan ki, bilmiyor ve bilmek dahi istemiyorum.
-
Rüzgarın entropik nefesi
Uzun zamandır ruhuma bu denli dokunan bir şarkı olmamıştı: https://www.youtube.com/watch?v=9eWewdTkghM&feature=youtu.be Hele hele şarkının ortasında bir yerde, ruhumun ve bedenimin ince bir iplikle, hatta belki tığ ile, duvara işlendiğini hissediyorum. Öyle ki, şarkının 3. dakikasından sonra, nerede olursam olayım, sırtımı arkaya doğru yaslıyorum, ellerim yanımda yere doğru düşüyor, yüreğimin içinden bir şeyler döküldüğünü görüyorum. Sanki tutamadığım
-
Cesaret neydi?
Cesaret değil benimkisi, saf bir istek; istediğini merak etmek, birlikte keşif sintropisini arzulamak. Aksine, cesaret belki de bizzat senin yaptığındır. İstemiyorum dediğini merak etme, engellediğine kendince yollar açma, arzulamadığın insanlarla ebeleme oyunları yaratmaktır cesaret. Tutarlı bir bencilliktir, su katılmamış bir ego ile koşturmaktır cesaret. Ben yaparım, ben sınır koyarım, ben istediğimde dokunurum, istediğimde susarım sanane
-
Kırmızı burunlu kurt
Genellikle insanları belirli başlı özelliklerinden dolayı ilgi çekici bulur ve severiz. Klasik. Daha klasik olan bir şey var; o da bu belirli başlı özellikler biraz sıra dışı ve dolayısıyla çekici ise, zamanla bizi korkutmaya başlar. Sonra bizzat bu özellikler onlardan uzaklaşma sebebimiz olur. İnsanlar yeni bir oyuncağa hevesle ilişen çocuklar gibilerdir böylelerine karşı. İlgi çekici
-
Eylem ve toplu iğnesi
Eylemlerimiz deneyimden bağımsız olarak kendi başlarına var olduklarında ilkel kaçıyor. Benim de öyle oldu. Birçok şey, ilk kez yaşanırken büyük anlamlarla sahiplenildi. Halbuki kişiye özgü anlam yoktu o denli. Deneyimsizliğin bende yarattığı o ‘büyülü’ yanılgı vardı ancak. İnsan, yanılgı da olsa ‘büyülü’ şeylere karşı çocuksu bir eğilim gösteriyor. Ben de benzer şekilde, başlangıçlara ve süreçlere
-
Sidikli kontes
Eylem demek hayat. Yaşamak onu düşünmekten daha güzel, daha gerçek. Kahkaha gibi dölleyici. Sarılmak gibi sıcak. Avuçlarını sıkmak gibi arzu dolu. Avurtları alev alev yanan bir çocuk gibi hayalci. Eylem demek hayat demek. Büyümek denen şeyin o kemik sızlatan tek başınalığı ile barışmak. İnsan ancak barıştığı şeyin köleliğinden kurtulur. İnsan yol verdiği şeylerin açtığı yollarda
-
Yarısı boş elma
Bazı anlar vardır, zamanın akışı toplumsal olarak yavaşlar ve bu dinginlik, içindeki akışı yokuş aşağı savurur. Bir telaşlanırsın, bir kendine kalırsın. Geçmiş soyulmuş bir elma gibi kararmaya başlar önünde. Beklemek seni yorar. Devinim arzusu ile yanarsın. Geç kalınmışlığın bir sancısıdır bu. Ya da yapılmayanların arzu dolu çağrısı. İşte böyle anlarda, sırtını koltuğa yaslayıp, elini göğsüne
-
Okyanusya müzesi
İspanya ve Portekiz Avrupa’nın eski arsız çocukları. Arkalarına Kelt ve Roma mirasını alıp dönemine göre gelişmiş karavellerine binip yeni kıtalara gittiler. Korkusuz, aç, meraklı ve dindar bir ahlaksızlık içindeydiler. Hep denediler, hep öldüler; bazıları gittiler, bazıları döndüler. Haliyle onları durdurmaya ne Atlantik fırtınları ne de İskorbit yaraları yetti. Sömürdüler, köpürdüler, köleleri çalıştırarak öldürdüler. Beyaz adam
-
Sintropik yalnızlıklar
Sintropi diyor kadın. Çokca ‘tükenmiş’ bir sendromun içinden kendini üretebilmek için çoluğu torbayı bırakıp yola çıkmış. Herşeyin düzensizliğe, kaosun gizeme dayandığı entropinin fiziksel çekiciliğine inat, sintropi diyor. Şeylerin bütünsel anlamını ikiye bölüp, bireyselliğin ruh kesen sınırlarını törpülemek istiyor. Üstü başı kesik içinde, gözleri kan kırmızı. Masada Kuzey’in çiftçileri var. Ya da kendi marulunu kendi sulayan
-
Lotus ve gerçek kendilik
Bazen diyorum ki, Lotus iyi ki yeterince korkak; ben de fazlasıyla anlık biriydim. Yoksa o yoğun duygular bizi kim bilir nerelere sürüklerdi. Bugün yine, hamdolsun, yapmamamın çok da mantıklı olmadığı bir şeyi yaptım. Eski konuşmalarımızı okudum. Dijital ortamlarda kayıtlı şeylerin en kötü yanı da bu. Asıl onlar ağırlık oluyorlar. Yoksa şu an insanlara yazdığım, bana
-
Yerin altındakilerin edebiyatı
Edebiyatın yeryüzü ne zaman ikiye ayrıldı? Muhtemelen insanın en temel korkularından biri ile başladı bu hikaye: Gördüğümüz şeyleri ‘normal’ sayıp yüzeye; göremediğimiz gizemleri de ‘anormal’ sayıp yerin altına attık. Ayaklarımız, ölülerimizin üzerinde devindi ama kendimizi doğamız gereği yerin çekimine kaptırdık. Altımızdakinden hep korktuk, bize hatırlattığı şeyleri derin bir kaos saydık. Haliyle Güneş’e taptığımız binlerce yıl
-
Çok şükür ölmedik
Kendimi güçlü hissetmek istiyordum sadece dedim. Biraz ısıracaktım o kadar. Etli yerinden meyvenin ya da bana yakın yerinden damarın. Genelde geceleri uyuyamadığımda, yasemin kokuları arasında gelecektim odalara. Çok kalmayacaktım ama. Bir iki ısırıktan sonra gidecektim. Çünkü hırçınlaşacaktı ısırdıklarım ya da yaşarken çürüyen varlıklardı konduklarım. Halbuki ben de isterdim kalayım o odalarda, bedenlerde, ruhlarda, meyvelerde. Uzadıya
-
Kediler ve sinekleri
Kedi sineğe bakıyor, ben kediye. Halbuki az önce, oyun adı altında karşılıklı toka alış-verişi yapıyorduk. İyiydi aslında aramız. Mır hır hır hır ile oyundan eğleniyor gözüküyordu. Ben de fırsat bu fırsat bir iki mikrodoz oksitosin atıyordum. Ama şimdi aramıza kocaman kara bir sinek girdi. Şimdi bu sinek, ben ve tokadan daha ilgi çekici bir şey











































































